Ekonomik ve sosyal sorunlar zaman zaman toplumların farklı kesimlerini etkileyecek boyutlara ulaşır ve bu durumlar geniş tartışmalara yol açar. Özellikle yönetim anlayışları, başarısızlıkların nedenleri konusunda farklı yaklaşımlar sergiler. Bu yaklaşımlar, gerçek sorunların üzerine örtü çekme eğiliminde olabilir ve kamuoyunda derin sorgulamalara neden olur.
İran'ın ruhanî lideri Hamaney'in 9 Ocak konuşması, yalnızca İran'a özgü bir durumu değil, geniş bir coğrafyanın ortak zihniyetini yansıtmaktadır. Sokakta yoksul ve ezilmiş halkın protestoları devam ederken, gelecek karanlık görünse de mollalara göre sorumlu rejim değil, dış güçlerdir. En çok da ABD ve Trump suçlanmaktadır.
Bu söylem oldukça tanıdık bir nitelik taşır. Sadece İran'da değil, birçok İslam ülkesinde ve az gelişmiş ülkede iktidarlar benzer bir dili kullanır. Ekonomi çökerse dış güçlerin işi olduğu iddia edilir. Sokak hareketlenirse ajanlar sorumlu tutulur. İtirazlar yükselirse provokatörler suçlanır. Bu durum bir tesadüf değil, bilinçli bir yönetim tekniğidir.
Başarısızlığı kabul etmek zor bir süreçtir. Hesap vermek zorlayıcıdır. Yanlış yapıldığını söylemek medenî cesaret gerektirir. Oysa dış düşman demek kolaydır. Bu yaklaşım halkı korkutur, iktidarı sorgulanmaz kılar ve muhalifi hain ilan etmeye yarar.
Bu söylemin üç temel işlevi bulunmaktadır. Birincisi, halkın öfkesini yanlış adrese yönlendirir. İkincisi, eleştiriyi kriminalize eder. Üçüncüsü, iktidarı hesap vermekten kurtarır.
Tarihsel gerçekler ise farklı bir tablo çizer. Bir ülkeyi yabancılar ancak içeriden zayıflamışsa etkileyebilir. Bir ekonomi ancak yanlış politikalarla çöker. Bir toplum ancak adaletsizlikle patlar. Yabancı güçler masalı, gerçeğin üzerini örten bir battaniye işlevi görür.
Tüm bu başarısızlıkların gerçek nedenleri ise açıktır: Kötü yönetim, liyakatsizlik, yolsuzluk, özgürlük eksikliği ve baskı. Bir ülkeyi en çok dış güçler değil, korkuyla yöneten iktidar yıkar.
Gerçekten güçlü ülkeler eleştiriden korkmaz. Soru sorulmasından korkmaz. Hesap vermekten korkmaz. Halkın acısı gerçektir. Açlık gerçektir. İşsizlik gerçektir. Umutsuzluk gerçektir.
Bu acılar ajan diyerek geçmez. Dış güçler diyerek dinmez. Bu acılar ancak adaletle, akılla ve daha çok özgürlükle iyileşir.
Asıl cesaret suçu başkalarına atmak değil, aynaya bakıp "Biz nerede yanlış yaptık?" diye sorabilmektir.
Tüm bu unsurlar bir araya geldiğinde, dış güçler suçlamasının bir örtbas mekanizması olduğu daha net anlaşılır. Gerçek sorunların çözümü, sorumluluğu üstlenmekten geçer. Halkın yaşadığı acılar, bu tür söylemlerle hafifletilemez ve kalıcı çözümler ancak dürüst bir yaklaşım ile mümkün olur.
Sonuç olarak, yönetim tekniklerinin bu yönü toplumların geleceğini doğrudan etkiler. Başarısızlıkların gerçek nedenlerine odaklanmak, daha sağlıklı bir yapı oluşturmanın temelidir. Halkın acılarıyla yüzleşmek ve özgürlükleri güçlendirmek, uzun vadeli iyileşmenin anahtarı olarak öne çıkar. Bu sorgulama, daha adil bir düzenin kapısını aralayabilir.