Türkiye'nin ekonomik gündemi, enflasyon baskısı ve kamu maliyesi tartışmalarıyla adeta bir satranç tahtasına dönmüş durumda. Vatandaşlar, her sabah gazete manşetlerini tararken, faiz oranlarının nasıl hesaplandığını, devletin borç yükünün ne anlama geldiğini ve günlük hayatı etkileyen her kuruşun nereye gittiğini merak ediyor. Özellikle son yıllarda, Kur Korumalı Mevduat (KKM) gibi araçlar, hem bireysel tasarrufları koruma hem de ulusal rezervleri yönetme stratejisi olarak öne çıktı; ancak bu sistemin arkasındaki hesaplar, muhasebe ilkelerinden yasal imtiyazlara uzanan karmaşık bir labirentte gizli. Uzmanlar, bu tartışmaları yorumlarken, okurlar reel verilere dayalı analizleri arıyor; zira her yanlış hesaplama, geleceğin bütçesini doğrudan etkileyebiliyor. Bu tür incelemeler, sadece ekonomistlerin değil, milyonlarca vatandaşın da nabzını tutuyor, çünkü enflasyonun gölgesinde her detay, alım gücünün anahtarı gibi duruyor.
Merkez Bankası'nın KKM uygulaması, ilk bakışta Hazine'ye yük bindiren bir sistem gibi görünse de, gerçek tablo oldukça farklı bir resim çiziyor. KKM hesapları sayesinde Merkez Bankası, zarar görmek bir yana, önemli bir kâr elde etmiş durumda; zira TL'den dönüştürülen mevduatlar, açılış kuruyla satın alınıp, kapatılırken cari kurdan geri satılmış. Bu işlemde, satış kurunun alış kurundan yüksek olması, brüt kur farkı kazancı yaratmış ve ödenen kur farkları düşüldüğünde net bir kazanç kalıyor. Hazine'nin bu farkları bir süre ödemesi, aslında Merkez Bankası'nın elde ettiği kârı büyütmüş; bu kâr da yıl sonunda Hazine'ye pay olarak dönmüş. Eğer kayıtlarda devredilmemiş kur farkı ödemeleri hâlâ duruyorsa ve buna "Hazine'nin KKM zararı" deniyorsa, bu tamamen yanlış bir yorum; çünkü bu ödemeler, Merkez Bankası'nın kazancını şişirmiş ve ertesi yıl Genel Kurul sonrası hesaplara intikal ettirilmiş. Bu döngü, KKM'nin sadece bir koruma aracı olmadığını, aynı zamanda rezerv yönetiminde stratejik bir hamle olduğunu gösteriyor; ekonomistler, bu mekanizmanın enflasyon baskısını nasıl dengelediğini yıllardır tartışıyor.
Merkez bankalarının yapısını anlamadan, bu kâr-zarar tartışmasını yapmak eksik kalır. Hemen hemen tüm merkez bankaları, anonim şirket olarak kurulmuş olsa da, bizimki de dahil, asıl var olma nedeni fiyat istikrarını sağlamaktır; ortakların kârını maksimize etmek değil. Para yaratma imtiyazını tekel olarak elinde tutan bu kurumlar, rekabetçi kapitalizmde tanımlanan "kâr" kavramından uzak; dolayısıyla onlara "anonim şirket" demek bile yanıltıcı. Bunlar, bağımsız kamu kuruluşları niteliğinde ve sahipleri, devlet adına Hazine'dir. Muhasebe ilkelerine göre, iç içe çalıştıkları Hazine veya diğer kamu bankalarıyla konsolide edilmeden hesaplanan kâr veya zarar, ticari bir bağlamda anlamlı değildir. Bu ayrım, KKM'nin yarattığı döngüyü daha netleştiriyor; Merkez Bankası'nın ödediği kur farkları, dönemsel masraf değil, dolarları elde tutma maliyeti olarak görülmeli. Bu maliyet, brüt kazançtan düşülünce net fayda ortaya çıkıyor ve Hazine'ye dönen pay, sistemin sürdürülebilirliğini kanıtlıyor. Okurlar, bu yapıyı öğrendikçe, enflasyon hedeflemesi gibi kavramların nasıl işlediğini daha iyi kavrıyor.
KKM'nin iki yıllık maliyetinin 1 trilyon lira olduğu iddiası, akademik çevrelerde sıkça dile getiriliyor; ancak bu rakam, ne kadar "zarar" olarak nitelendirilse de, Merkez Bankası'nın elde ettiği kârı büyütmekten öteye gitmiyor. Bir iktisat hocasının bu maliyeti vurgulaması, tartışmayı alevlendirirken, gerçekte Hazine'nin cebinden çıkan farklar, ertesi yıl geri dönen paylarla dengeleniyor. Bu döngüde, yanlış hesaplamalar devreye girince, "yanlış hesap Bağdat'tan döner" atasözü devreye giriyor; zira KKM'nin kapatılmasının %90'ını tamamlaması, sistemin başarısını teyit ediyor. Vatandaşların mevduatlarını koruma amacı taşıyan bu araç, rezervleri güçlendirirken, cari kurdaki artışın yarattığı kazanç, devletin mali dengesini koruyor. Ekonomik analizlerde bu detayı atlamak, tabloyu çarpıtıyor; örneğin, brüt ve net kur farkı ayrımı, KKM'nin sadece bir kalkan değil, aynı zamanda bir kazanç motoru olduğunu gösteriyor.
Kamu maliyesi içindeki faiz yükü, bu tartışmaların en hassas noktalarından biri. 2016'da her 100 lira vergi gelirinin yaklaşık 11 lirası faize giderken, 2024'te bu oran 17 liraya ulaşmış; yani faiz yükü oranı %54 artmış gibi görünüyor. Ancak doğru kıyaslama için nominal faizlerin enflasyonla düzeltilmesi şart: 2016'da faiz %8, ortalama enflasyon %7.84 olmuş, reel faiz sıfıra yakınken, 2024'te faiz %50, enflasyon %54.72'ye ulaşmış, reel faiz eksi %3 seviyesinde. Bu hesaba göre, kamu maliyesindeki faiz yükü artmamış, aksine azalmış; ancak bazı hesaplamalara göre artmış. Bu çelişki, ekonomistleri ikiye bölerken, reel verilere dayalı analizler, yükün yönetilebilir olduğunu vurguluyor. Hocaların nominal rakamlara odaklanması, okurları yanıltabiliyor; zira enflasyonun yüksek olduğu dönemlerde, reel faiz negatifleşince, borç yükü göreceli olarak hafifliyor. Bu dinamik, KKM gibi araçların kamu maliyesini nasıl rahatlattığını da açıklıyor; zira mevduat koruması, tasarruf kaçışını önleyerek, devletin borçlanma maliyetlerini dengeliyor.
Merkez bankalarının "kârı kâr, zararı zarar değildir" ilkesi, bu tartışmaların temel taşı. Fiyat istikrarı misyonu, ticari kâr kavramını gölgede bırakırken, para yaratma tekelinin getirdiği imtiyaz, kurumun bağımsızlığını pekiştiriyor. KKM'de ödenen farklar, maliyeti temsil etse de, geri dönen paylarla sistem kapanıyor; bu döngü, Hazine'nin net zarar görmediğini kanıtlıyor. Akademik yorumlar, 1 trilyon liralık maliyeti vurgulasa da, bu rakamın brüt hali ve reel düzeltmelerle dengelendiğini unutmamak lazım. Vatandaşlar, bu ince detayları öğrendikçe, ekonomik haberlere daha eleştirel yaklaşıyor; zira nominal rakamlar yanıltıcı olabilir, reel gerçekler ise yol gösterici.
Gelir dağılımı eşitsizliğinin sebebi faiz yükü değil; bu, ekonomik tartışmaların en kritik noktalarından biri. Faiz oranlarının artması, nominal olarak yük getirirken, enflasyonla dengelenince eşitsizlik başka faktörlere kayıyor: Vergi politikaları, yatırım dağılımı ve sosyal harcamalar gibi. KKM gibi araçlar, tasarrufları korurken, bu dengesizliği hafifletme potansiyeli taşıyor; ancak sistemin doğru anlaşılması şart. Yanlış hesaplamalar, Bağdat'tan dönse de, doğru analizler geleceği aydınlatıyor. Ekonomistlerin bu konudaki uyarıları, kamu maliyesinin şeffaflığını artırıyor ve okurları bilinçlendiriyor.
Sonuç olarak, KKM'nin perde arkası, Merkez Bankası'nın kâr döngüsünden Hazine'nin dengelenmiş yüküne, reel faiz hesaplamalarından gelir eşitsizliğinin gerçek nedenlerine uzanan bir hikaye. Ege Cansen'in bu analizi, yanlış hesapların nasıl düzeltileceğini gösterirken, kamu maliyesinin dinamiklerini aydınlatıyor. 1 trilyon liralık tartışmalar, brüt-net ayrımıyla netleşince, sistemin gücünü ortaya koyuyor. Vatandaşlar, bu gerçekleri bilerek, ekonomik kararlarını şekillendirirken, enflasyonun gölgesinde umutlanıyor; zira doğru hesap, her zaman galip gelir. Gelecekteki bütçeler, bu derslerle daha sağlam temellere oturabilir.




