Ankara'nın serin sabahlarında, Boğaz'ın rüzgarlı kıyılarında değil, sıradan bir evin kapısında başlayan bir hikaye, tüm ülkeyi ayağa kaldırdı. Siyasi arenanın tozlu yollarında yürüyen adamlar, bazen en beklenmedik anlarda tökezler; bir tweet, bir röportaj, bir itiraz... Ve o tökezleme, sadece bir düşüş değil, bir zincirin halkası olur. Günlük hayatın telaşında, kahvehanelerde fısıldanan isimler, ekranlarda parlayan haberler – hepsi, bir sessizliğin ortasında patlayan bir bomba gibi. Bu, sadece bir gözaltı haberi değil; yılların birikmiş geriliminin, sadakat yeminlerinin kırıldığı bir anın tanığı. Milyonlarca çift göz, adliye kapılarına kilitlenmiş; çünkü bu hikaye, bir adamın değil, bir sistemin kaderini sorguluyor.
Asıl fırtına, 7 Ekim 2025 sabahı Ankara'daki mütevazı bir evin kapısında koptu. Eski AKP İzmir Milletvekili Hüseyin Kocabıyık, sosyal medya hesabından kendi elleriyle yazdı: Gözaltına alındığını duyuran o satırlar, binlerce kalp atışını hızlandırdı. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'nın talimatıyla başlayan operasyon, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'a yönelik paylaşımları merkeze alıyordu – zincirleme şekilde Cumhurbaşkanına hakaret suçlaması, bir gölge gibi evin etrafını sardı. Emniyetin soğuk koridorlarında saatler süren işlemler, bir film sahnesi gibi akarken, Kocabıyık'ın yüzü ekranda belirdi: SEGBİS üzerinden, İstanbul 7. Sulh Ceza Hakimliği'ne bağlanan o görüntü, tutuklama kararını mühürledi. Cezaevine doğru yola çıkan adam, kelepçelerin arasında bile dimdik duruyordu; bu, bir son değil, bir meydan okumanın başlangıcıydı.
Tutuklama haberinin yayılmasıyla sokaklar, sosyal medya ve haber stüdyoları karıştı. Kocabıyık, mahkeme ifadesinde sesini yükseltti: "Ben bütün hayatım boyunca kamuya açık bir insanım. Herkesin tanıdığı insanım. Genç yaşlarda Çiller’in hükümet danışmanlığını yaptım. Bir kanaat önderi olarak görev yaptım. Aşağı yukarı 30-35 yıllık hayat çizgisi... Bir an bile bu küçük çizgiden sapmadım." Sözleri, bir manifesto gibi akıyordu: Anayasal devlete inancını, hukukun üstünlüğünü, Türk milletinin bekasını vurguluyor; tweet'lerini "uyarıyorum" diye başlattığını, kişiselleştirmeden, aydın sorumluluğuyla eleştiri yaptığını haykırıyordu. "Yürütmenin başı olan insanı anayasa dışı, hukuk dışı gelişmelerden sorumlu gördüğüm için uyarıcı eleştirilerimi yapmışımdır. Tweetlerimde de ‘uyarıyorum’, ‘tavsiye ediyorum’ diye başlar bitiririm. Bu benim bir aydın olarak, yazar olarak hakkım değil görevimdir." Ve son cümle, bir haykırış: "Bunun dışında hiçbir şeyi kabul etmiyorum. Serbest bırakılmamı talep ediyorum." Ama hakimiyet, o talebi duymazdan geldi; cezaevi kapıları, bir tokat gibi kapandı.
Bu tutuklama, Kocabıyık'ın son haftalardaki fırtınalı açıklamalarının doğrudan meyvesiydi. Dün verdiği röportajda, AKP saflarında geçirdiği yılları adeta bir hesap defteri gibi açmıştı: "AK Parti herkese bir şey dağıtıyor. Bana da verdiler. Eşimi vali yapmışlardı. O zaman iki bakan arkadaş beni arayıp 'Seni nasıl ayağından çiviledik' diye espri yapmıştı. Bir takım şeylere itiraz ettiğim için de geri aldılar. Sistem bu. O nedenle susuyorlar." Bu itiraf, partinin içindeki çıkar ilişkilerini, sadakat karşılığı verilen makamları ifşa eden bir bomba gibi patladı – eski dava arkadaşlarının bile kaşlarını çatmasına yetti. Hatırlayın, Ekrem İmamoğlu'nun gözaltına alındığı o karanlık günde, Kocabıyık'ın paylaşımı ülkeyi sarsmıştı: "Recep Tayyip Erdoğan... geleceğin yer burası mıydı? Biz bunlar için mi mücadele ettik? Bunun için mi mahkemelerde süründük yıllarca? Sen aslında kendine darbe yaptın haberin yok!" Ve Erdoğan'ın olası adaylığına dair o keskin yorum: "İmamoğlu dışarıya çıkmadan Erdoğan aday olamaz. Birbiriyle bağlantılı." Bu sözler, sadece bir eleştiri değil; bir uyarı, bir veda mektubuydu.
Kocabıyık'ın siyasi yolculuğu, 30 yılı aşkın bir serüven – gençliğinde Tansu Çiller'in hükümet danışmanlığını yapan, kanaat önderi olarak yükselen bir figür. AKP'ye girdikten sonra İzmir Milletvekili olarak üç dönem görev yaptı; ama son yıllarda, partinin rotasından sapmasını yüksek sesle sorguladı. 22 Mart 2025'te kesin ihraç talebiyle AKP Merkez Disiplin Kurulu'na sevk edildi; dört gün sonra, 26 Mart'ta resmen ihraç edildi. Bu ihraç, paylaşımlarından sadece üç gün sonraydı – bir tesadüf mü, yoksa planlı bir hamle mi? Tutuklama sonrası ilk açıklaması, adeta bir manifesto gibiydi: "Beni kimse cezaevine atarak susturamaz. Bu ülkede Anayasa'yı tanımayan hakimler ve savcılar var. Biz anayasal ve demokratik hukuk devleti için ülkemiz ve milletimiz için eskisinden daha fazla mücadele edeceğiz. Ben zaten tutuklanmazsam daha kötüydü. Bu benim için nişane." Bu sözler, cezaevi duvarlarını aşarak sosyal medyada yankılandı; binlerce kullanıcı, #KocabıyıkSusturulamaz etiketiyle paylaşımlar yaptı, bazıları siyasi etkisizleştirmeyi MHP içindeki infazlarla bağdaştırdı.
Bu olay, sadece bir adamın hikayesinden öte, Türkiye'nin siyasi nabzını tutan bir ayna. Geçmişe dönelim: AKP'nin kuruluş yıllarında, Kocabıyık gibi isimler, adalet ve demokrasi vaatleriyle saflara doluşmuştu; ama 2018 referandumuyla kurulan sistem, eleştiriyi lüks haline getirdi. 2023 seçimleri sonrası artan baskılar, muhalif sesleri susturmak için TCK 299'u (Cumhurbaşkanına hakaret) bir kılıç gibi kullandı – binlerce dava, yüzlerce tutuklama. Kocabıyık'ınki, bu zincirin son halkası; ama ironik olan, eski bir dava arkadaşının, partinin en tepesinden gelen eleştirinin hedefi olması. Röportajındaki "çivilenme" esprisi, AKP içindeki sessiz çoğunluğun dilini çözdü – itiraz edenler, makamlarını kaybediyor, şimdi de özgürlüklerini. Sosyal medyada, "Serdar Öktem öldürüldü, Kocabıyık tutuklandı – sıkıntı yaratanlar etkisizleştiriliyor" yorumları çoğalıyor; bu, bir tesadüf değil, bir pattern.
Gelecek? Bu tutuklama, bir kıvılcım olabilir – Kocabıyık'ın "nişane" dediği gibi, direnişin sembolü haline gelebilir. Eğer temyiz süreci uzarsa, uluslararası insan hakları örgütleri devreye girer; AİHM kapıları çalınır, Avrupa Parlamentosu'nda tartışmalar alevlenir. Ama içerde, bu karar muhalifleri daha da kenetler – İmamoğlu'nun gözaltısı gibi, Kocabıyık'ınki de sokakları titretebilir. AKP içinden kopan sesler artarsa, 2028 seçimleri öncesi ittifaklar çatlar; Erdoğan'ın adaylığı, bu tür "uyarılar"la gölgelenir. Kocabıyık, cezaevinden yazacağı mektuplarla, röportajlardaki itirafları genişletebilir – "Sistem bu, susuyorlar" sözü, bir manifesto olur. Peki ya adalet? Yargı bağımsızlığı tartışmaları yeniden alevlenir; Anayasa Mahkemesi'ne taşınır, belki bir emsal kararı doğar. Bu, bir son değil; bir uyanışın başlangıcı – susturulan her ses, binlerce yankı bırakır.
Tutuklama gecesi, Ankara sokakları sessizdi; ama ertesi sabah, haberler patladı. BBC, DW, Bianet gibi mecralar, olayı "eski dava arkadaşının zincire vuruluşu" diye manşet yaptı; Halk TV'de canlı yayınlar, T24'te analizler... Kocabıyık'ın ifadesi, bir dava dosyası gibi dolaştı: "Devlet başkanlığını eleştirmem... Ama anayasa dışı gelişmelerden sorumlu gördüğüm için uyarıyorum." Bu, bir savunma değil; bir çağrıydı. Sosyal medyada, eski AKP'lilerden destek yağdı – bazıları "Biz de susmayacağız" diye paylaştı, diğerleri "Bu, partiyi bitirir" diye yorumladı. Bir kullanıcı, ironik bir şekilde eski bir tweet'ini alıntıladı: "Türkiye yeni sistemle birlikte baş döndürücü, şaşırtıcı demokratik reformlar yapacaktır." Ve ekledi: "Şimdi anlıyoruz, reformlar kelepçelerle geliyor."
Bu hikaye, kalplerde bir yara açıyor; ama aynı zamanda bir ateş yakıyor. Kocabıyık'ın "esikisinden daha fazla mücadele edeceğiz" sözü, bir marş gibi yayılıyor – cezaevi, onu susturmaz, aksine güçlendirir. Türkiye'de eleştiri, bir lüks değil; bir görev – ve Kocabıyık, bunu kanıtladı. Öfke birikiyor, sesler yükseliyor; yarın, bugünün kelepçeleriyle şekillenecek, özgürlük mü yoksa daha fazla zincir mi? Dinleyin o yankıları, çünkü susmak, yeni bir gölgelere davetiye.




