Türkiye'nin her katmanında çürüme belirtileri giderek belirginleşiyor; ahlaki yozlaşma, ekonomik çöküş ve siyasi baskılar, adeta bir domino etkisiyle ülkeyi sarsıyor. Bugün, 7 Aralık 2025 Pazar günü, Sözcü gazetesinde Necati Doğru'nun kaleme aldığı "Dökülüyor!" başlıklı yazısı, bu gerçeği çarpıcı bir şekilde gözler önüne seriyor. Doğru, yılların gazetecilik birikimiyle, çaresizliğin kabuk bağladığı, öfkenin ve umutsuzluğun tavan yaptığı bir tablo çiziyor. Bu "dökülüş", sadece soyut bir metafor değil; somut olaylarla, anket verileriyle ve toplumsal yaralarla dolu bir gerçeklik. Papa'nın İznik'te, Barzani'nin Cizre'de, ABD Büyükelçisi'nin Ankara'da ve Abdullah Öcalan'ın İmralı'dan sergilediği tutumlar, devletin itibarını zedeliyor. Halkın yüzde 70'i "önümüz karanlık" derken, yüzde 80'i enflasyon rakamlarını "uydurma" olarak nitelendiriyor. CHP'li belediye başkanlarının 4 bin sayfalık iddianameleri, yüzde 57'si tarafından "yalan", yüzde 60,5'i tarafından ise "siyasi dava" ve "sunturlu yalan" olarak görülüyor. Bu veriler, sadece istatistik değil; milyonlarca insanın günlük çilesinin yansıması. Peki, bu çürüme nasıl bu noktaya geldi, yolsuzluklar hangi alanları sardı ve direniş umudu sandıkta mı yatıyor? Doğru'nun yazısını, detaylarıyla ve bağlamıyla derinlemesine inceleyelim, çünkü bu sadece bir köşe yazısı değil; toplumun vicdanında yankılanan bir çığlık.

Doğru'nun yazısı, Türkiye'nin genel atmosferini "çaresizlik kabuk bağladı" diye özetleyerek başlıyor. Öfke, kızgınlık, umutsuzluk ve yozlaşma, her köşede hissediliyor; devlet yönetimindeki çürüme ise zirveye ulaşmış durumda. Bu tabloyu somutlaştırmak için, Doğru uluslararası figürlere atıf yapıyor: Papa'nın İznik ziyaretindeki tutumu, Barzani'nin Cizre'deki etkinliklerdeki gösterisi, ABD Ankara Büyükelçisi'nin diplomatik adımları ve Öcalan'ın İmralı'dan yansıyan sessizliği, Türkiye'nin egemenlik ve itibar sorunlarını simgeliyor. Bu örnekler, Doğru'ya göre, dış güçlerin iç işlere müdahalesini kolaylaştıran bir zayıflık zinciri oluşturuyor. Yazı, bu uluslararası boyutu yerel gerçeklerle harmanlayarak, halkın nabzını tutan anketlere geçiyor. Bir kamuoyu araştırmasına göre, Türkiye'nin yüzde 70'i geleceği karanlık görüyor; bu oran, gençlerde yüzde 85'e fırlıyor. Enflasyon verilerine ise yüzde 80'i inanmıyor, "uydurma" damgası vuruyor. Bu güvensizlik, sadece ekonomik değil; siyasi kurumlara da sıçramış durumda. CHP'li belediye başkanlarının yolsuzluk suçlamalarıyla hapsedilmesi, halkın yüzde 57'si tarafından "yalan" olarak nitelendiriliyor; 4 bin sayfalık iddianameler ise yüzde 60,5'i tarafından "siyasi dava" ve "sunturlu yalan" olarak değerlendiriliyor. Doğru, bu anketleri "halkın feraseti" olarak yorumluyor; zira veriler, resmi söylemin inandırıcılığını yitirdiğini gösteriyor. Bu güvensizlik dalgası, 2025'in ekonomik krizinde derinleşti; TÜİK'in enflasyon rakamları, bağımsız ekonomistlerce yüzde 100'ün üzerinde hesaplanırken, halkın cebi boşalıyor. Doğru'nun bu kısmı, yazının temel argümanını kuruyor: Çürüme, tepeden tırnağa sirayet etmiş, halkın sessiz isyanı ise patlama noktasına yaklaşıyor.

Ekonomik ve sosyal çöküşün en somut yansıması, geçinememe eylemlerinde göze çarpıyor. İşçiler, memurlar, emekliler, öğretmenler, doktorlar ve çiftçiler, büyük kentlerde sokaklara dökülüyor; Ankara dahil başkentte öfke eylemleri devam ediyor. Doğru, bu eylemleri "sessiz devrim" olarak nitelendiriyor; zira katılımcılar, maaş zamlarının eridiğini, pazar fiyatlarının uçtuğunu ve gelecek kaygısının nesilleri yuttuğunu haykırıyor. Örneğin, bir öğretmenin "Maaşım yetmiyor, ek iş peşindeyim" ifadesi, milyonların ortak çilesi. Çiftçiler, Et ve Süt Kurumu'nun özel şirketlerle ithalat yapmasını protesto ediyor; bu ithalat, yerli üretimi baltalıyor ve çiftçi haklarını gasp ediyor. Emekliler, en düşük maaşı 15 bin TL'ye çıkarma talebiyle meydanlarda; doktorlar ise hastane randevularının aylara sarktığını, ameliyat ücretlerinin fahiş olduğunu dile getiriyor. Bu eylemler, 2025'in sonbaharında hız kazandı; enflasyonun resmi yüzde 50'lerde gösterilmesi, sokak direnişini tetikledi. Doğru, bu tabloyu "ekonomik dökülüş" olarak adlandırıyor; zira GSYİH büyümesi yüzde 3'lerde kalırken, işsizlik gençlerde yüzde 25'i aşmış durumda. Halkın yüzde 70'lik karanlık öngörüsü, bu eylemlerin arkasındaki umutsuzluğu açıklıyor; zira gelecek nesiller, borç batağında doğuyor. Yazı, bu ekonomik krizi siyasi baskılarla birleştirerek, çürümenin sistematik olduğunu vurguluyor; resmi verilerle gerçek arasındaki uçurum, devletin meşruiyetini sarsıyor.

Konyaspor Teknik Direktör Değişikliği Yaşandı
Konyaspor Teknik Direktör Değişikliği Yaşandı
İçeriği Görüntüle

Yolsuzluk ve ahlaki çürüme, Doğru'nun yazısının en vurucu bölümü. Futbol hakemlerinin bahis oynama skandalı –371 hakemin adı karışmış– sporu lekeliyor; savcıların iddianame satışı, yargıçların dava satışı, polislerin görev satışı, doktorların ameliyat satışı ve bilirkişilerin gerçeği saptırması, kurumları çürütüyor. Parti başkanlarının "yalan", ittifak ortaklarının "palavra" sattığı bir ortamda, Doğru somut örneklerle saldırıyor: Eğitim Bakanı'nın çocuğunu özel okula göndermesi, devlet okullarını değersizleştiriyor; Turizm Bakanı'nın otelinin önündeki sahili gasp etmesi, kamu hakkını hiçe sayıyor; Et ve Süt Kurumu Müdürü'nün özel şirketle ithalat yapması, çiftçi emeğini yok ediyor; Cumhurbaşkanı Başdanışmanı'nın pahalı telefonla "itibar satması", lüksün simgesi. Bu örnekler, 2025'in yolsuzluk raporlarında da yankılanıyor; Sayıştay'ın denetimlerinde, milyarlarca TL'lik usulsüzlükler tespit edilmiş. Doğru, bu çürümeyi "emanet hırsızlığı" olarak nitelendiriyor; zira kamu malları, kişisel çıkarlara kurban gidiyor. Adliyelerden çalınanlar ise dehşet verici: Büyükçekmece'de 25 kg altın ve 50 kg gümüş, Adalar'da 12 silah, Diyarbakır'da 793 kalaşnikof mermisi, Bakırköy'de 2 kg eroin, 12 tabanca ve 100 cep telefonu, Antalya'da 6 kg kokain, Erciş'te tarihi eserler, Adana'da 250 el bombası, Kocaeli'de ziynet eşyası. Bu hırsızlıklar, yargının güvenilirliğini yerle bir ediyor; Doğru, "Adaletin kalesi adliyeler bile dökülüyor" diye haykırıyor. Bu olaylar, 2025'te artmış; İçişleri Bakanlığı'nın raporlarında, adliye hırsızlıkları yüzde 40 yükselmiş, ki bu da güvenlik zaafiyetini gösteriyor.

Yazının en yürek burkan kısmı, bireysel trajediler. Afşin Kaymakamı'nın 4 günlüklük "iş projesi"yle işsiz bir babayı işe alıp atması, adamın benzin dökerek kendini yakmasına yol açıyor. Bu intihar, işsizliğin ve bürokratik zulmün simgesi; Doğru, "Devlet baba olmalı, cellat değil" diyor. Benzer vakalar, 2025'te çoğalmış; SGK verilerine göre, işsizlik maaşı alanların yüzde 60'ı ek iş peşinde, intihar oranları ise yüzde 15 artmış. Doğru, bu trajediyi çürümenin zirvesi olarak konumlandırıyor; zira devlet, vatandaşa umut yerine umutsuzluk veriyor. Bu kısım, yazının duygusal yükünü artırıyor; okuyucuyu, sistemin bireyi ezdiği bir gerçeklikle yüzleştiriyor.

Doğru'nun ana argümanı, bu dökülüşün direnişle durdurulabileceği. "Direniş şart, iktidar sandıkta indirilecek" diyen yazar, eylemlerin gücünü vurguluyor. Öfke eylemleri, büyük kentlerde yayılıyor; işçilerden çiftçilere, herkes meydanlarda. Bu direniş, sandıkta taçlanacak; zira halkın feraseti, yalanları delip geçiyor. Doğru, "Çürüme her yerde, ama umut direnişte" diye bitiriyor; bu, yazının motivasyonel çağrısı. 2028 seçimleri öncesi, bu mesaj milliyetçi ve sol kesimleri birleştirme potansiyeli taşıyor.

Bu tablo, Türkiye'nin 2025'ini özetliyor: Ekonomik kriz, siyasi baskılar ve ahlaki çürüme iç içe. Anket verileri, halkın uyanıklığını gösteriyor; yolsuzluk örnekleri, kurumları lekeliyor. Doğru'nun yazısı, sadece eleştiri değil; bir manifesto. Direnişle değişim mümkün mü? Sandık, cevabı verecek.