Tarihin derinliklerinde, büyük imparatorlukların yükselişi kadar çöküşleri de önemli dersler barındırır. Bu süreçler, genellikle dış etkenlerden ziyade iç dinamiklerin etkisiyle şekillenir. Yanlış öncelikler, bilgisizlik ve disiplin eksikliği gibi unsurlar, bir devletin temelini sarsabilir.

İkinci Abdülhamit’in 33 yıllık saltanatı döneminde, yaklaşık 1 milyon 592 bin 806 kilometrekare toprak kaybedilmiştir. Bu kayıp, bugünkü toprakların neredeyse iki katına denk gelmektedir. O dönemde medreseler ön planda tutulurken, vatanı koruyacak subayların yetiştirildiği Harp Okulu tehdit olarak görülmüştür. Akıl ve bilimin geri planda bırakıldığı bu yaklaşım, çöküşü hızlandırmıştır.
1912 yılında Balkan devletleri, Bulgaristan, Yunanistan, Sırbistan ve Karadağ arasında bir birlik oluşturmuştur. Bu birlik, Rusya’nın desteğiyle kurulmuştur. Osmanlı ise iç çekişmelerle meşgulken, kendisine karşı oluşan bu cepheyi görememiştir.
Dışişleri Bakanı Asım Bey, 15 Temmuz 1912’de mecliste “Balkanlardan vicdanım kadar eminim” demiştir. Ancak 90 gün sonra, 17 Ekim 1912’de Birinci Balkan Savaşı başlamıştır. Bu atmosferde, Sırbistan’ın Avrupa’dan aldığı silahları Osmanlı izniyle Selanik üzerinden Belgrad’a taşıması gibi olaylar yaşanmıştır. Yeni kabine ise 65 bin askerin terhisine karar vermiştir.
Balkan Savaşı’nın askeri tablosunda derin utanç verici olaylar vardır. Rahmi Apak’ın “Yetmişlik Bir Subayın Anıları” kitabında anlattığına göre, subaylar ilerleme yönünü belirlemek için Kur’an falına başvurmuştur. Kitabı çevirip bırakan subay, gösterdiği yönü hayırlı kabul etmiş ve gruptan beş subay ordu komutanının emrinin tersine bu yöne gitmiştir. Sadece iki subay talimata uymuştur.
Bu olay, askerlik sanatından uzaklaşmanın geldiği noktayı göstermektedir. Yedi subaydan beşinin emre uymaması, disiplin duygusunun yok olduğunu ortaya koymaktadır.
Yıl 1914’te, Yarbay Mustafa Kemal Sofya’da askeri ateşe olarak görev yapmaktadır. “Subay ve Komutanla Söyleşi” adlı kitabında, Balkan felaketinin sorumlularını eleştirmiştir. Kitapta şu cümle yer alır: “Ordunun can damarı olup birçok geleneklere bağlı olarak gelişen ve tam olgunlaşan askeri disiplin duygularını, bugün Osmanlı Ordusu subayları içinde, gerçek anlamda görmeği istemek, insanın ruh halini bilmemek demektir.”
Bu sözler, siyasete bulaşmış ve askerlikten uzaklaşmış bir ordunun içten çöktüğünü vurgular. O ordu, Selanik’i, Manastır’ı ve Üsküp’ü tek kurşun atmadan teslim etmiştir.
Aynı orduyla iki yıl sonra Çanakkale’de destan yazılmıştır. Bunun nedeni, siyaset ve tarikat yerine vatan sevgisinin öne çıkması, ordunun askerlik sanatına göre yönetilmesidir.
Dünyanın en zengin enerji kaynaklarına sahip ülkeler, modern silahlar alsa da savaşma yeteneğinden yoksun kalabilmektedir. İran’ın Pers kökenli tarihiyle İsrail karşısında etkili olamaması, 46 yıllık rejimin getirdiği durum buna örnektir. Arap ülkelerinin 1948’den beri İsrail karşısında varlık gösterememesi de aynı nedenledir.
Ulus devleti ve millet bilinci yerine ümmet anlayışının hakim olması, Balkan felaketine benzer sonuçlar doğurur. Yozlaşmanın yaygınlaştığı, liyakat yerine biat kültürünün hüküm sürdüğü bir ülkede dış düşmana gerek kalmaz; ülke kendiliğinden çöker.
Sorgulamak, yolun Atatürk ilkelerine çıkmasını sağlar. Bu ilkelerden uzaklaşmak, pusulasız bir geminin karanlık denizlerde uçuruma sürüklenmesi gibidir.





