Türkiye'de çalışanların geleceğini şekillendirecek asgari ücret tartışmaları, her yıl olduğu gibi bu kez de enflasyon baskısı altında yoğunlaşıyor. Uzman görüşleri ve ekonomik veriler, önümüzdeki yılın maaş politikalarını belirlemede kritik rol oynuyor. Bu tartışmalar, hem çalışanların alım gücünü hem de işverenlerin sürdürülebilirliğini doğrudan etkiliyor, peki 2026 için ne gibi adımlar atılacak?

Asgari ücretin belirlenmesi, sadece bir rakam meselesi değil; aynı zamanda ülkenin ekonomik dengesini koruma çabası. Son dönemde açıklanan açlık sınırı verileri, 29 bin 828 lira seviyesinde seyrederken, bu rakamın üzerindeki bir artışın gerekliliği sıkça dile getiriliyor. Uzmanlar, mevcut 30 bin 31 liralık ücretin yetersiz kaldığını vurguluyor ve yüzde 30 civarında bir artışın, yani yaklaşık 30 bin liraya yakın bir seviyenin hedeflenmesi gerektiğini belirtiyor. Bu tahminler, enflasyonun aylık etkileriyle açlık sınırının hızla değişebileceğini hesaba katarak yapılıyor. İşverenler ve çalışanlar arasında denge kurmak, hükümetin en büyük sınavı olacak gibi görünüyor.

Tartışmaların merkezinde, açlık sınırının asgari ücretin belirleyicisi olarak öne çıkması yatıyor. Türk-İş'in son açıkladığı verilere göre, açlık sınırı 29 bin 828 lira olarak hesaplanmış olsa da, bu kurumun güvenilirliği konusunda bazı eleştiriler var. Uzmanlar, bu verilerin yetersiz ve güncelliğini yitirmiş modellerle hazırlandığını ifade ediyor. Yine de, açlık sınırını aşan bir ücretlendirme, çalışanların temel ihtiyaçlarını karşılamada moral bir üstünlük sağlayabilir. Hükümetin, bu sınırı referans alarak yüzde 30'luk bir artışı değerlendirmesi, siyasi bir karar olarak masaya yatırılıyor. Ancak, bu kararın sadece bürokratik değil, doğrudan üst düzey siyasi iradeyle alınması gerektiği belirtiliyor.

Ekonomik raporlar, asgari ücretin özel sektör tarafından finanse edildiğini hatırlatarak, devletin manevra alanının sınırlı olduğunu vurguluyor. Mevcut ekonomik politikalar, özellikle imalat ve küçük işletmelerde finansal tabloları derinden sarsmış durumda. Personel maliyetlerindeki yüzde 20-30'luk artışlar, enerji fiyatlarındaki yükseliş ve banka faiz oranlarının yüzde 50'lere varan seviyeleri, işverenleri köşeye sıkıştırıyor. Küçük ve orta ölçekli işletmeler (KOBİ'ler), yüzde 40'ı aşan faiz yüküyle baş etmekte zorlanırken, vergi artışları ve cezai yaptırımlar kâr marjlarını eritiyor. Bu ortamda, asgari ücretin 25 bin liranın üzerine çıkarılması bile büyük bir yük olarak görülüyor.

İşverenlerin perspektifinden bakıldığında, asgari ücret artışı sadece maaşlarla sınırlı kalmıyor; sendikaların taleplerini de tetikliyor. Diğer ücretlerdeki zam beklentileri, bu rakamı bir gösterge haline getiriyor. Rekabet gücünü korumak adına, Türkiye'nin üretim yapısını dönüştürmesi şart. Enerji maliyetleri, verimsiz yapılar ve düşük katma değerli üretim, şirketlerin yüksek ücret ödemesini engelliyor. Savunma sanayii gibi sektörlere yönelme önerileri bile, mevcut sıkıntıların çözümü olmaktan uzak. Endüstri odalarındaki tartışmalarda, tekstil gibi geleneksel sektörlerin terk edilmesi fikri, girişimcileri şaşırtıyor. Asıl ihtiyaç, şirketlerin verimliliğini artıracak yapısal reformlar.

Çalışan tarafında ise öncelikler değişmiş durumda. Sendikalar, maaş artışından ziyade iş güvencesini ön plana çıkarıyor. Yüksek enflasyon ortamında, işini kaybetme korkusu maaş taleplerini gölgeliyor. Toplumun sadece çalışan kesimden ibaret olmadığını unutmamak lazım; artan asgari ücret, tüm tüketicilere yansıyacak. Bu dengeyi sağlamak, hükümetin 2026 planında kritik bir yer tutuyor. Muhalefet partileri, özellikle Cumhuriyet Halk Partisi, bu konuda somut öneriler sunarak tartışmayı alevlendiriyor. Onların görüşleri, açlık sınırını aşan bir ücretin zorunlu olduğunu savunurken, bu önerilerin siyasi bir başlangıç noktası olarak değerlendirilmesi öneriliyor.

Uluslararası kurumların raporları, Türkiye'nin ekonomik modelini eleştirse de, uzmanlar bunları eski moda buluyor. IMF'nin son açıklamaları, yerel gerçeklerle örtüşmüyor. Üretimde katma değeri artırmak, asgari ücretin sürdürülebilir olmasını sağlayacak anahtar. Aksi takdirde, şirketlerin bilançoları tehdit altında kalacak. Hükümetin, bu artışı siyasi bir kazanç olarak görmesi mümkün; ancak popülizm tuzağına düşmeden, uzun vadeli politikalar geliştirmesi gerekiyor. 2026 için belirlenen rakam, hem çalışanların umudunu yeşertecek hem de ekonomiyi sarsmayacak bir seviyede olmalı.

Yeşil Mercimek Üretimindeki Düşüş ve İthalat Kararı
Yeşil Mercimek Üretimindeki Düşüş ve İthalat Kararı
İçeriği Görüntüle

Sonuç olarak, asgari ücret tartışmaları Türkiye'nin ekonomik sağlığını test ediyor. Uzman tahminleri, 30 bin liranın altında bir rakamı işaret etse de, açlık sınırını aşan bir artışın kaçınılmaz olduğu görüşü hâkim. Hükümetin cesur adımlar atması, özel sektörün yükünü hafifletecek desteklerle birleşmeli. Bu süreç, çalışanların ve işverenlerin ortak geleceğini belirleyecek; izleyecek ve göreceğiz, 2026 hangi sürprizleri getirecek.