Türkiye'nin siyasi arenası, son günlerde adeta bir tiyatro sahnesine dönmüş durumda. Güçlü liderlik vaad eden partilerin iç dünyasında, koltuk kavgaları, gözyaşları ve derin güvensizlikler hüküm sürüyor. Özellikle Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) içinde yaşanan gerilimler, sadece kulislerde değil, kamuoyunda da yankı buluyor. Bugün, 24 Kasım 2025'te, Öğretmenler Günü'nün gölgesinde bu olaylar, ülkeyi yönetenlerin yüzleştiği gerçekleri bir kez daha gözler önüne seriyor. Kuzey Kore'den ilham alan bir diktatörlük metaforuyla başlayan tartışmalar, hızla iç meselelere evriliyor ve Türkiye'nin en hassas damarlarını deşiyor. Bu makalede, bu karmaşık tabloyu adım adım inceleyerek, iktidarın iç dinamiklerini, ekonomik uçurumları ve İmralı sürecinin yarattığı belirsizlikleri ele alacağız. Her bir detay, siyasi geleceğin ipuçlarını barındırıyor ve okuyucuyu düşündürmekten alıkoyamıyor.

Siyasi analizler, totaliter rejimlerin kırılganlığını vurgulamak için sıkça Kuzey Kore örneğini kullanır. Orada, Kim Jong-un'un adaylığına alkış yağdıran kalabalıkların gözleri, aslında korku ve şüpheyle dolu. Herkes el kaldırıyor, ama bakışlar sağa sola kayıyor: "Herkes kaldırdı mı? Birileri mi kaçırdı?" Bu sahnede, diktatörün etrafı sarılmış gibi görünse de, içten içe bir tedirginlik hâkim. Alkışlar coşkulu, ama altında yatan gerçek bir güvensizlik. Bu metafor, sadece uzak bir coğrafyaya ait değil; günümüz Türkiye'sinde de yankılanıyor. İktidar partilerinde, özellikle AKP'de, benzer bir hava esiyor. Kimse tam olarak kime güveneceğini bilmiyor. Bir telefon, bir toplantı, bir reshuffle (kabine değişikliği) her şeyi altüst edebiliyor. Bu güvensizlik, sadece liderler arasında değil, bakanlık koltuklarında oturanlar arasında da derinleşiyor. Örneğin, İçişleri Bakanlığı'nda yaşanan gerilimler, bu kırılganlığın en somut örneklerinden biri.

İçişleri Bakanlığı'ndaki bu gerilimlerin merkezinde, Bülent Turan'ın adı geçiyor. AKP'nin deneyimli isimlerinden Turan, şu anda bakan yardımcısı olarak görev yapıyor. Ancak son haftalarda, bu pozisyonun keyfini çıkardığından çok, acısını çektiği izlenimi veriyor. Parti içindeki kaynaklara göre, Turan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'a yakın bir isim ve bakanlıkta kendini "üvey evlat" gibi hissettiğini dile getirmiş. Bu ifade, sadece mecazi bir sitem değil; somut olaylarla dolu bir hikâyenin parçası. Hatırlanacağı üzere, Çanakkale Emniyet Müdürü ataması gibi konularda yaşanan anlaşmazlıklar, gerilimi tırmandırmış. Turan, Bakan Ali Yerlikaya'ya bu konularda şikâyetlerini iletmiş ve Erdoğan'la yaptığı bir görüşmede duygusal anlar yaşamış. Kulislerde dolaşan iddialara göre, bu görüşmede gözyaşları akmış. "Erdoğan'la görüşmesinde ağladı" söylentileri, henüz resmi olarak doğrulanmasa da, Turan'ın paylaştığı son videolarda kendini ele veriyor. Videolarda, terörle mücadele operasyonlarını överek, "Benim dönemimde operasyonlar hızlanacak, durmaksızın devam edecek" diyor. Bu, bir bakan yardımcısının alışılmadık bir şekilde kendini savunması gibi duruyor. Sanki bakanlık içinde bir savaş veriyor ve kamuoyuna "Ben buradayım, etkiliyim" mesajı vermeye çalışıyor.

Bu videoların ardında yatan kriz, 17 Kasım'da patlak vermiş. Turan, Meclis'te Plan ve Bütçe Komisyonu'nda yer alması beklenirken, gece boyunca bir telefon beklemiş. Sonunda, İstanbul'a uçakla gitmiş. Tam kalkış anında, Yerlikaya'nın özel kalemi aramış: "Saat 10.30'da Meclis'e gel, millet önünde görüneceğiz." Turan ise, "İstanbul'dayım, gelemem" diyerek rest çekmiş. Bu olay, komisyonda Yerlikaya'nın yanında genel sekreterin oturmasıyla daha da belirginleşmiş. CHP milletvekilleri, "Bülent Turan nerede?" diye sormuş ve kriz su yüzüne çıkmış. Turan'ın imzası, arka planda bazı evraklarda görünse de, bütçe çalışmalarında hiç yer almamış. Bu, sadece bir yokluk değil; bakanlık içindeki güç mücadelesinin bir yansıması. Turan, kabine değişikliğinde Yerlikaya'nın koltuğuna göz dikmiş gibi görünüyor. Ancak her şey, Erdoğan'ın masasında sonlanıyor. Bu iç çekişmeler, AKP'nin genel yapısını yansıtıyor: Kimse pozisyonunu kaybetmek istemiyor, ama herkes bir sonraki hamleyi bekliyor. Yargıdan partiye, bakanlıklardan belediyelere kadar, herkes sırasını kolluyor. Bu döngü, iktidarın gücünü korusa da, içten çürümeye yol açıyor.

Peki, bu iç hesaplaşmalar neden bu kadar belirgin? AKP içinde bir reshuffle (kabine değişikliği) beklentisi hâkim. Turan gibi isimler, bakanlıkta "üvey evlat" muamelesi gördüklerini düşünerek, Erdoğan'a yaklaşıyor. Ama bu yaklaşmalar, sadece bireysel değil; partinin genel dinamiklerini etkiliyor. Muhalefet, bu çatlakları fırsat bilmeli mi? Analistler, evet diyor. Zira hükümet, muhalefeti oyalamak için iç meselelerle meşgul ediyor ve yapay gündemler yaratıyor. Örneğin, hukuk devleti endeksinde Türkiye'nin 143 ülke arasında 118. sırada olması, bu tartışmaların ciddiyetini artırıyor. İçişleri Bakanlığı gibi kritik bir kurumda yaşananlar, sadece koltuk kavgası değil; ülkeyi yönetme kapasitesinin sorgulanması. Turan'ın videoları, "Terörsüz bir Türkiye" vaadiyle dolu, ama arka planda bakanlık krizi gizlenemiyor. Bu, Erdoğan'ın etrafındaki dairesinin daralması anlamına mı geliyor? Belki de, Kuzey Kore metaforu gibi, herkes alkışlıyor ama bakışlar tedirgin.

Bu siyasi fırtınanın ortasında, Öğretmenler Günü'nü anmamak olmaz. 24 Kasım, öğretmenlerin emeğini kutladığımız gün. Konuşmacı, kendi hayatındaki öğretmenlerden bahsederek duygusal bir dokunuş katmış: Babası ilk öğretmeniymiş, iki teyzesi ve kuzenleri öğretmen. Ortaokulda tiyatroya götüren Ülke Hanım, lisede Muzaffer Ezgi öykülerini okuyan edebiyat öğretmeni... Bu anılar, sadece kişisel değil; eğitim sisteminin çöküşüne bir gönderme. Zira cezaevlerindeki doluluk oranı gibi, eğitim de kapasitesini aşıyor. Ama asıl mesele, bu kutlamanın gölgesinde yatan çelişkiler.

Şimdi, konuyu biraz genişletelim: Cezaevi doluluğu, Türkiye'nin en acil sorunlarından biri. Avukat Hatice Yıldız'ın Silivri Cezaevi'ndeki gözlemleri, durumu netleştiriyor. Silivri, bir üniversite kampüsü büyüklüğünde bir alan, ama nüfusu 30 bini aşmış. Ülke genelinde 402 cezaevi var, kapasite 304 bin, ama içerde 421 bin kişi sıkış tepiş yaşıyor. Bu, sadece istatistik değil; insanlık dramı. Yıldız, "Cezaevi bir üniversite kampüsü kadar büyük, ama dolu dolu" diyor. Bu doluluk, adalet sisteminin tıkanıklığını gösteriyor. Hukuk devleti endeksindeki 118. sıra, buradan besleniyor. Cezaevleri taşarken, adalet gecikiyor ve toplumun sinir uçları geriliyor.

Özgür Kalemin Unutulmaz Hikayesi
Özgür Kalemin Unutulmaz Hikayesi
İçeriği Görüntüle

Bu tabloyu ekonomik gerçeklerle birleştirdiğimizde, resim daha da karanlıklaşıyor. Uluslararası Finans Kurumu'nun 2025 Küresel Servet Raporu'na göre, Türkiye'de dolar milyonerlerinin sayısı son yıl %8,4 artarak 236 bini geçmiş. Doların TL karşılığı düşünülürse, bu servet trilyonları buluyor. Ama öte yandan, çalışanların yarısından fazlası asgari ücretle geçiniyor. Asgari ücret, başlangıçta 627 dolardı, şimdi 520 dolara düşmüş. 236 bin milyoner bir yanda, milyonlarca asgari ücretli diğer yanda... Bu uçurum, "Kıyamet kopsun" dedirtecek kadar derin. Gelir dağılımındaki adaletsizlik, sadece rakamlar değil; sosyal patlamaların tohumu. Milyonerler çoğalırken, halkın alım gücü eriyor. Bu eşitsizlik, siyasi krizleri tetikliyor ve İmralı gibi hassas süreçleri gölgeliyor.

İmralı süreci, bu kaosun en kritik parçası. Haftalardır "Heyet kimden oluşacak? CHP katılacak mı? Kaç kişi gidecek?" soruları gündemi meşgul ediyor. Ama güven sorunu burada zirve yapıyor. Süreci yönetenler –Devlet Bahçeli, Tayyip Erdoğan, Kemal Kılıçdaroğlu– sabah başka, akşam başka konuşuyor. Hukuk endeksindeki düşük sıralama, bu belirsizliği artırıyor. "Sabah başka, akşam başka konuşanlara mı güveneceğiz?" sorusu, akıllarda yankılanıyor. İmralı haritası masada, ama yol haritası belirsiz. Bu süreç, sadece Kürt meselesi değil; Türkiye'nin demokrasi sınavı. Endeksteki 118. sıra, "Demokrasi oynuyoruz" iddiasını yalanlıyor. Muhalefet, bu fırsatı kaçırmamalı; ama iç çekişmelerle meşgul.

Sonuç olarak, Türkiye 24 Kasım 2025'te, Öğretmenler Günü'nde bile huzur bulamıyor. Kuzey Kore'den AKP kulislerine, cezaevi doluluğundan milyoner patlamasına, İmralı belirsizliğinden asgari ücret erimesine kadar, her şey birbiriyle iç içe. Bu makale, bu detayları atlamadan sunarken, okuyucuyu şu soruya bırakıyor: Bu güvensizlik fırtınası, nereye varacak? Siyasi aktörler, gözyaşlarını silip yoluna devam mı edecek, yoksa sistemsel çatlaklar derinleşecek mi? Gelecek haftalar, cevabı verecek. Ama bir şey net: Bu hikâye, sadece kulislerle sınırlı değil; hepimizin geleceğini şekillendiriyor.