İslamiyet’i kaynağından, yani Kuran-ı Kerim’den öğrenmeyenler için sarsıcı bir yüzleşme vakti gelmiş olabilir. Bugüne kadar ölüm, ruh ve ölümden sonraki hayat hakkında duyduğunuz, inandığınız ve hiç sorgulamadan kabul ettiğiniz bilgilerin tamamının bir yanılgı olabileceğini hiç düşündünüz mü? Yüzyıllardır süregelen alışkanlıkların ve kulaktan dolma bilgilerin, aslında dinin özüyle ne kadar örtüştüğü konusu, cesur bir sorgulamayı beraberinde getiriyor. Kuran’ın "her şeyi en güzel şekilde açıkladığını" beyan etmesine rağmen, toplumun büyük bir kesiminin ölüm ve ötesiyle ilgili inançlarını farklı kaynaklara dayandırması, büyük bir çelişkiyi de gözler önüne seriyor.
Bu derin yanılgının kökleri sandığımızdan çok daha eskiye, tarihin tozlu sayfalarındaki iktidar mücadelelerine dayanıyor olabilir. Aslında mesele sadece dini bir yorum farkı değil, toplumsal bir dizayn meselesi. Tarih boyunca firavunlaşan, yani kendilerini mutlak güç sahibi sanan zümrelerin, toplumları kutuplaştırarak, onları güçsüz ve eğitimsiz bırakma stratejileri, dinin anlaşılma biçimini de doğrudan etkiledi. Kendi saltanatlarının sarsılmasını istemeyenler, Kuran’ın getirdiği eşitlik ve adalet ilkelerinden rahatsız oldular. İşte tam bu noktada, Kuran’ı doğrudan değiştiremeyen bu odakların, "Peygamberimiz böyle dedi" diyerek rivayetler ve hadisler üzerinden yeni bir din inşa ettikleri iddiası, üzerinde dikkatle düşünülmesi gereken bir konu olarak karşımıza çıkıyor.
Müslüman dünyasında yaşanan mezhep kavgalarının, tarikat bölünmelerinin ve cemaatleşmenin temelinde de bu "sonradan eklenen" anlatıların yattığı belirtiliyor. Allah’ın Kuran’da "dini parçalara ayıranları" şiddetle uyarmasına rağmen, İslam dünyasının paramparça olması, rivayet kültürünün Kuran gerçeğinin önüne geçirilmesiyle açıklanıyor. Dinin tek sahibinin Allah olduğu ve hüküm koyucunun yalnızca O olduğu gerçeği unutularak, beşeri sözlerin dinin merkezine yerleştirilmesi, "Kuran Müslümanlığı" kavramını bir sapıklık gibi göstermeye çalışan zihniyetin ürünü olarak değerlendiriliyor. Oysa Peygamberin görevi, yalnızca Allah’tan aldığı vahyi iletmekti; kendi kafasından yasa koymak veya Kuran’a aykırı bir hüküm vermek değil.
En büyük kafa karışıklığı ise "Ruh" ve "Kabir Azabı" konularında yaşanıyor. Kuran’ın hiçbir yerinde, bedenden ayrılıp dolaşan hayaletimsi bir "ruh" tanımının olmadığı, aksine ruhun "vahiy ve Kuran" anlamına geldiği, kişiyi karanlıktan aydınlığa çıkaran bir rehber olduğu vurgulanıyor. Hristiyanlık, Yahudilik ve Şamanizm gibi eski inançlardan İslam’a geçtiği savunulan "bedenden çıkan ruh" inancı, Kuran ayetleriyle taban tabana zıt düşüyor. Aynı şekilde, toplumun korkulu rüyası haline gelen "Kabir Azabı"nın da Kuran’da yer almadığı, bunun uydurma rivayetlerle dine sokulduğu ifade ediliyor. Hesaplaşmanın tek bir günde, yani ahirette olacağı, aradaki süreçte ise ölülerin derin bir uykuda gibi, zaman kavramını yitirmiş halde bekleyecekleri belirtiliyor.
Son olarak, ölülerin arkasından okunan Fatiha surelerinin ve Yasinlerin, ölmüş kişiye hiçbir fayda sağlamayacağı gerçeğiyle yüzleşmek gerekiyor. "Ölüler işitmez" hükmü gereğince, mezar başlarında okunan duaların aslında ölüler için değil, yaşayanların ibret alması, hayatı ve ölümü anlaması için birer öğüt olduğu anlaşılıyor. Kuran’ın dirileri uyarmak için indirilen bir "hayat kitabı" olduğu gerçeği, onu sadece mezarlıklarda okunan bir metin olmaktan çıkarıp, hayatın tam merkezine yerleştirmeyi zorunlu kılıyor. Gerçek kurtuluşun, kulaktan dolma bilgilerle değil, bizzat kaynağı okuyup anlayarak gerçekleşeceği, bu uyanışın en temel şartı olarak önümüzde duruyor.