İnancımızı ve bildiklerimizi sorgulayıp, manevi dünyamızın "fabrika ayarlarına" dönme vakti gelmiş olabilir. Yüzyıllardır süregelen anlatımlar, dilden dile dolaşan hikayeler ve tarih kitaplarında yer alan bazı detaylar, temel kaynağımız olan Kuran-ı Kerim ile ne kadar örtüşüyor? Atalarımızın "titre ve kendine dön" nasihatinden yola çıkarak, bugün doğru bilinen bazı kabullerin aslında neye dayandığını ve kutsal kitabımızın bu konularda gerçekte ne söylediğini derinlemesine incelemek gerekiyor.
Geleneksel anlatımlarda Peygamberimize ilk vahyin, şehrin dışında, sarp bir dağın tepesindeki küçük bir oyukta geldiği söylenir. Ancak bu anlatımın dayandırıldığı rivayet zinciri incelendiğinde ve olayın fiziki şartları düşünüldüğünde, ortaya cevaplanması gereken ciddi sorular çıkmaktadır. Bahsi geçen bölgenin coğrafi yapısı, bir insanın günlerce konaklaması, uyuması veya yaşaması için elverişli değildir. Daha da önemlisi, ilk vahyin bir "rüya" ile başladığı iddiası, Kuran’ın vahiy mantığıyla çelişmektedir. Vahiy, bir rüya değil, uyanıkken ve tam bir bilinç halindeyken gerçekleşen, korku ve paniğin değil, derin bir idrakin yaşandığı bir süreçtir. Kuran’ın Necm suresindeki ayetler incelendiğinde, bu buluşmanın yeri ve niteliği hakkında bambaşka koordinatlar ve detaylar verildiği görülür. Olayın geçtiği yerin, o sarp kayalıklar değil, daha aşağıda, belirli bir vadideki "Mescid-i Aksa" (o bölgedeki bir namazgah/mekan) olduğu yönündeki tespitler, ayetlerle çok daha uyumlu bir tablo çizer.
Bir diğer büyük ezber bozan konu ise hicret yolculuğudur. Çocukluğumuzdan beri dinlediğimiz, mağaranın ağzına ağ ören örümcek ve yuva yapan güvercin hikayesi, aslında ne kadar gerçektir? Bu anlatımın kökenine inildiğinde, bunun çok daha eski kültürlerden veya başka tarihi şahsiyetlerin başından geçen olaylardan kopyalanmış bir motif olduğu görülmektedir. Kuran’ın Tevbe suresinde geçen ve genellikle "mağara" olarak çevrilen "gar" kelimesi, dil bilimsel olarak incelendiğinde şaşırtıcı bir sonuçla karşılaşılır. Bu kelime, bir taş kovuğu veya mağara anlamına gelmekten ziyade, "dip, çukur, derin vadi" veya mecazi olarak "dibe vurmak" anlamlarını taşımaktadır. Yani hicret sırasındaki o an, fiziki bir saklanmadan çok, her şeyini kaybedip dibe vurmuş ama inancını kaybetmemiş iki yolcunun çaresizliği ve Allah'a olan teslimiyetini ifade eder.
Hicret yolculuğundaki o meşhur arkadaşın kim olduğu konusu da bu yeni bakış açısıyla değişmektedir. "Gar" kelimesinin "dibe vurmak, her şeyini kaybetmek" anlamı üzerinden gidildiğinde, malını mülkünü geride bırakıp sadece canıyla yola çıkan kişinin kimliği önem kazanır. Tarihi kayıtlar ve Bakara suresindeki "insanlardan öylesi vardır ki, Allah rızası için canını satar" ifadesi, bu yol arkadaşının tüm servetini müşriklere bırakıp hicret eden Suhayb olabileceğine güçlü işaretler sunar. Geleneksel kabulün aksine, bu yolculukta her şeyini feda ederek "dibe vuran" ve Peygamberimizle omuz omuza yürüyen ismin, fedakarlığıyla tanınan bu sahabi olması, ayetlerin bağlamına daha uygun düşmektedir.
Sonuç olarak, mağara girişindeki örümcek ağları veya sarp kayalıklardaki inziva hikayeleri, insanların zihninde canlandırmayı kolaylaştıran anlatımlar olsa da, Kuran’ın verdiği mesajlar çok daha derin ve rasyoneldir. Peygamberimiz, korku ve panik içinde saklanan değil, "Üzülme, Allah bizimle beraberdir" diyerek en zor anında bile "hüzün" ile "korkuyu" ayırt eden, teslimiyet dolu bir duruş sergilemiştir. Dini ve tarihi olayları sadece rivayetler üzerinden değil, bizzat Kuran’ın kendi ifadeleri ve kelimelerin kök anlamları üzerinden okumak, bize çok daha net ve sarsılmaz bir inanç haritası sunacaktır.





