İstanbul’un en köklü semtlerinden birinde bulunan ve yüzyıllardır denizcilik tarihimize tanıklık eden muazzam bir yapı, son günlerde oldukça dikkat çeken bir dönüşüm projesine konu oldu. Yetkililer tarafından yapılan açıklamalarda, söz konusu binanın harap durumda olduğu ve restore edilerek kişisel bir müzeye dönüştürüleceği belirtildi. Ancak bu karar, sadece bir restorasyon projesi olmanın ötesinde, devlet geleneği, mütevazılık ve kamu malına verilen değer konusunda derin bir tartışmanın kapısını araladı. Olayın perde arkasında ise hem tarihi gerçekler hem de devlet adamlığına dair unutulmaz kıyaslamalar yatıyor.
Bahsi geçen ve "harabe" olarak nitelendirilen bu yapı, aslında fetih döneminden bu yana donanmanın kalbi olarak hizmet vermiş, amirallerin ve kurmayların karargahı olmuş tarihi bir divanhaneydi. Yakın zamana kadar askeri alan vasfını koruyan ve donanma tarafından kullanılan bu kıymetli bina, yapılan imar değişiklikleriyle askeri statüden çıkarılarak başka bir kuruma devredildi. Şimdi ise bu binanın, ülkeyi yöneten ismin kendisine hediye edilen eşyaların sergileneceği bir müzeye dönüştürülmesi planlanıyor. Bu durum, "bu fakir" söylemiyle bilinen yönetim anlayışının kullandığı çok sayıdaki saray ve köşk envanterine yeni bir halkanın daha eklenmesi olarak yorumlanıyor.
Konu derinleştikçe, akıllara geçmiş yıllarda yaşanan "hediye" tartışmaları geliyor. Yıllar önce yurt dışı gezisinde hediye edilen ve fiyatı tartışma konusu olan ipek bir halının devlet envanterine kaydedilmesi süreci, hafızalardaki yerini koruyor. O dönemde devlet envanterine "001" numara ile kaydedilen bu hediyenin, kayıtlardaki tek örnek olduğu sanılıyordu. Ancak arşivler biraz daha kurcalandığında, devlet ahlakının ve dürüstlüğün simgesi haline gelmiş bambaşka bir hikaye gün yüzüne çıktı.
Bu hikaye, geçmiş dönemlerde maliye bakanlığı ve hazine yöneticiliği yapmış efsanevi bir bürokratın, Ziya Müezzinoğlu'nun hikayesiydi. Bir banka müdürü tarafından kendisine hediye edilen kol saatini kabul etmeyip, nezaketen geri de çeviremediği için devletin kasasına "emanet" olarak bırakan bir devlet adamıydı o. Yıllar sonra o kasa açıldığında, saatin naylona sarılı bir şekilde, "bankadan hediye edilmiştir" notuyla birlikte el sürülmeden orada durduğu görüldü. İşte bu, kişinin kendi şahsına değil, makamına gelen her şeyi milletin malı sayan o eski devlet terbiyesinin somut bir örneğiydi.
Dünya genelindeki örneklere bakıldığında da benzer bir hassasiyet göze çarpıyor. Gelişmiş demokrasilerde devlet başkanlarının ve kamu görevlilerinin kabul edebileceği hediyelerin maddi değeri yasalarla kesin sınırlarla çizilmiş durumda. Belirli bir tutarı aşan hediyeler, kişisel mal olarak değil, doğrudan devletin malı olarak kaydediliyor. Bir kalem, bir çerez paketi veya bir elektronik cihaz bile olsa, bu hediyelerin hesabı kuruşu kuruşuna halka veriliyor, şeffaflık ilkesi en üst düzeyde tutuluyor.
Geçmişin o vakur devlet adamı, kaleme aldığı kitabında ülkedeki bu zihniyet değişimine dikkat çekerek, toplumun iki farklı uca savrulduğundan bahsetmişti. Bir yanda çağdaş uygarlık hedefine yürüyenler, diğer yanda ise geçmişin gölgelerinde kalanlar arasında bir ayrışma olduğunu üzülerek ifade etmişti. "İki Ayrı Memleket" olarak tarif edilebilecek bu durum, sadece yaşam tarzlarında değil, devlet malına ve kamu etiğine bakış açısında da kendini derinden hissettiriyor.
Bugün gelinen noktada, bir yanda kendisine tahsis edilen saraylara ve köşklere yenilerini ekleyen, kendi adına müze kurarak gelen hediyeleri sergilemeyi planlayan bir yönetim anlayışı; diğer yanda ise kendisine verilen tek bir saati bile evine götürmeyip devletin kasasına kilitleyen o eski, onurlu duruş duruyor. Bu iki tablo arasındaki uçurum, aslında sadece bir yönetim farkını değil, aynı zamanda ahlaki bir duruş farkını da gözler önüne seriyor.
Tarihi divanhane binasının müze yapılması projesi, işte bu yüzden sadece mimari bir değişim değil, aynı zamanda toplumsal hafızamızda yer eden değerlerin bir muhasebesi niteliğinde. Gelecek nesiller, bu müzeyi gezerken sadece sergilenen eşyaları değil, o eşyaların ardındaki zihniyeti ve bu topraklarda bir zamanlar "devlet malı deniz değildir" diyen dürüst devlet adamlarının mirasını da hatırlayacaklar.




