Siyaset arenasında yarın ne olacağını kimsenin kestiremeyeceği günlerden geçiyoruz. Değişim rüzgarları o kadar hızlı esiyor ki, dünün kavramları ve söylemleri bir anda tersine dönebiliyor. Bu hız, son dönemde yaşanan ve kamuoyunda büyük şaşkınlık yaratan dönüşümlerle zirveye ulaştı. Yaşananlar, ülkenin yakın geleceği hakkında ciddi endişeler uyandırırken, özellikle hassas konulardaki ani sapmalar, vatandaşların kafasında yanıt bekleyen devasa sorular oluşturuyor.
Bu çarpıcı değişimin en somut örneği, yakın geçmişte meydanlarda idamı istenen bir ismin, bugün bazı siyasi çevrelerce "Sayın Öcalan" hatta "Kurucu önder" olarak anılmaya başlanmasıdır. Oysa aynı siyasi lider, daha birkaç yıl önce o ismin idamı için halkın önünde ip atmıştı. Bu müthiş dönüşümün ardındaki nedenler tam olarak bilinmese de, değişimin kendisi siyasetin gündemine bomba gibi düşmüş durumdadır. Ancak bu şaşırtıcı dönüşüm karşısında, Türkiye’nin her yanından yükselen ve görmezden gelinemeyecek bir soru var: “Hani şehitlerin kanları yerde kalmayacaktı? Ne oldu?” Bu vicdanları yaralayan sorunun cevabı, yeni siyasi süreçte en kritik bekleyiş noktası olarak duruyor.
İmralı’dan Gelen İrade: Sürecin Aslan Payı Kime Ait?
Siyasi kulislerde konuşulanlara göre, terör örgütü militanlarına af getirmeyi amaçlayan yeni bir sürecin hazırlıkları başlamış durumda. Bu sürecin en önemli detayını ise İmralı görüşmeleri oluşturuyor. DEM Parti’den bir yetkili, Sayın Öcalan’la en son 3 Kasım tarihinde bir görüşme gerçekleştirdiklerini ve bu görüşmede kendisinin "çok büyük bir irade ve kararlılık" ortaya koyduğunu ifade etti. Bu yetkili, süreci başlatma çağrısının bir siyasi partiden gelmiş olabileceğini kabul etse de, bu açılımın asıl payını siyasi liderlere değil, İmralı’da ortaya konulan bu iradeye verdi. Dün bu satırların yazıldığı saatlerde ise, kamuoyundan gizlenemeyen kritik bir gelişme yaşanıyordu: AKP-MHP ve DEM Parti’den oluşan bir heyetin, Öcalan’la görüşmek üzere İmralı’ya gitme hazırlığı içinde olduğu öğrenildi.
Bu hazırlık aşamasında önemli bir siyasi ayrışma da yaşandı. Başta ana muhalefet partisi (CHP) olmak üzere komisyonda yer alan diğer siyasi partiler, Öcalan’ın ayağına gitme teklifini kesin bir dille reddetti. Bu red kararı, milletin büyük çoğunluğunun Öcalan’ın affını istemediği gerçeğine dayanarak doğru bir hamle olarak değerlendiriliyor.
Silah Bırakma Bir Aldatmaca mı? SDG’nin Tehlikeli Silahlanması
Türkiye’nin önündeki siyasi gündem bu kadar karışıkken, terör örgütü kanadından gelen haberler ise endişeleri katlıyor. Örgütün "silah bırakacağı" yönündeki söylemlerin yalnızca bir göz boyama olduğu ve aksine örgütün silahlanma sürecini yoğunlaştırdığı belirtiliyor. Kimsenin kendini "PKK kendisini feshetti" diye aldatmaması gerektiği, çünkü örgütün sadece adını değiştirdiği ifade ediliyor. PKK önce PYD/YPG adını almış, son olarak ise bölgede SDG adı altında faaliyet göstermeye başlamıştır.
Bu isim değişikliğinin ardındaki gerçek, örgütün Suriye’nin kuzeyinde hız kesmeden silahlanmaya devam etmesidir. Özellikle Amerika Birleşik Devletleri tarafından TIR’lar dolusu ağır silahlar ve en modern füzelerle desteklenen bu silahlanma süreci, bölge için büyük bir tehdit oluşturmaktadır. SDG’nin yakın gelecekte iyice güçlenmesinin ardından, hem Suriye hem de Türkiye Cumhuriyeti için çok büyük ve kontrol edilemez bir tehlike oluşturacağı kesindir. Siyasilerin bu yaklaşan tehdidi seçim ve oy kaygısının ötesine taşıyarak ciddiyetle ele almaları zorunludur.
“Seçimden Önce Söyleselerdi Oy Verir miydiniz?” Tarihi İhanet Uyarısı
Siyaset dünyasında pek çok isim bu yaklaşan tehlikeyi görüyor ancak siyaseten sessiz kalmayı tercih ediyor. Bu duruma şiddetle itiraz eden isimlerden biri olan bir parti genel başkanı, kamuoyuna çok can alıcı bir soru yöneltti: “Acaba seçimden önce ‘Biz Öcalan’a umut hakkı getiren bir açılım sürecini AKP-MHP-DEM Parti olarak birlikte götüreceğiz’ deselerdi vatandaş olarak bunlara oy verir miydiniz?”
Cevabın kesinlikle "Hayır" olacağını vurgulayan bu lider, 2007 yılından beri yapılan tarihi gerçeklere dayalı uyarıların dinlenmesi gerektiğini, aksi takdirde bugün yaşanan "rezilliklerin" yaşanmayacağını belirtti. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin tapu senedi olan LOZAN Antlaşması’nı reddeden, yüz yıldır "Türklerin Kürtlere soykırım uyguladığı" yalanını yayan, istihbarat servislerinin (CIA-MOSSAD) uşağı olan bir "caniyi" Türk Devleti’nin muhatabı haline getirecek bir kumpasa alet olanların, bu ağır hesabın altından kalkabileceklerini sanıyorlarsa çok büyük bir yanılgı içinde oldukları konusunda sert uyarılarda bulunuldu.
Sevr Tehlikesi Geri mi Dönüyor?
Kimsenin kimseyi aldatmaması gerektiği belirtilerek, Batı’nın desteği ve koruması altında kurulmaya çalışılan bir Kürt Devleti projesinin açıkça bir SEVR MODELİ olduğu vurgulanmıştır. Sevr Antlaşması, Türk ulusu için uğursuz bir ölüm kararı ve idam fermanı olarak tarihe geçmiş, 10 Ağustos 1920’de işgalci Batı ülkeleri ile Osmanlı Devleti arasında imzalanmıştır. Mustafa Kemal Atatürk, bu anlaşmayı yok hükmünde saymış, Türkiye Büyük Millet Meclisi de reddetmiştir. Kurtuluş Savaşı’nın temel nedenlerinden biri olan Sevr, savaşın kazanılmasıyla Lozan Barış Antlaşması ile tamamen yürürlükten kaldırılmıştır. Bu tarihi gerçekler ışığında, bugün atılan adımların Sevr’i yeniden canlandırma tehlikesini barındırdığı uyarısı yapılmıştır.
Yakın gelecekteki büyük tehlikeyi görmemek için kör olmak lazımdır! Bu zorlu süreçte, Birlik, başarının ve gücün anahtarıdır. Ancak ne yazık ki, bugün bu birlik ruhu eksiktir.




