Türkiye'nin siyasi manzarası, son günlerde adeta bir tiyatro sahnesine dönüşmüş gibi. Her köşeden fısıldanan sırlar, beklenmedik ittifaklar ve reddedilemez gerçekler, ülkeyi saran gerilimi daha da artırıyor. İktidarın yıllardır pompaladığı "terörsüz Türkiye" hayali, şimdi Kandil'den gelen net bir tokatla yüzleşiyor. Bu hayalin altında yatan karmaşık dinamikler, sadece haber manşetlerini değil, milyonlarca vatandaşın geleceğini de şekillendiriyor. Peki, bu fırtınanın merkezinde neler dönüyor? Adım adım keşfedelim, çünkü her detay, yarının Türkiye'sini belirleyecek bir ipucu barındırıyor.

İlk olarak, İmralı Adası'ndan sızan belgeler, yıllardır saklanan bir skandalı gün yüzüne çıkarıyor. On yıldır gizli tutulan bu toplantı tutanakları, bir milletvekili tarafından basına servis edildiğinde, tüm ülke nefesini tuttu. Toplantıda vurgulananlar, sadece bir barış çağrısı değil; tam tersine, Kürt sorununun 29. isyanı olarak tanımlanan tarihsel bir döngünün son halkası. Demokratik inşanın önemi, silahsızlanmanın ötesinde bir vizyonla anlatılıyor: Hukuki zemin olmadan ilerleme imkansız, Suriye ekseni ise demokrasisiz bir kaosa dönüşebilir. Burada bahsedilen, Şeriat yönetiminin diktatörlüğe evrilme riski; her topluluğun kendi komününü kurması gerekliliği. Silahlı güçlerin entegrasyonu belirsiz kalırken, YPG birimlerinin Suriye ordusuna üç tugay olarak katılması gibi somut adımlar masaya yatırılıyor. Demokratik savunma kuvvetlerinin iç işlere entegre edilmesi, başarısızlık halinde devreye girecek "darbe mekanizması" –yani 2013-2015 arası sabotajlara atıfla FETÖ'nün rolü– ve 10 Mart anlaşmasının acil uygulanması talebi... Bu detaylar, barışın sadece bir slogan olmadığını, aksine katman katman bir strateji gerektirdiğini haykırıyor. Heyecan dorukta: Bu tutanaklar, iktidarın elindeki kartları masaya dökerken, muhalefeti nasıl güçlendirecek?

Bu noktada, Kandil'den gelen yanıt, sahneyi tamamen değiştiriyor. PKK liderlerinden Bese Hozat'ın açıklamaları, af yasalarını ve eve dönüş düzenlemelerini kökünden reddediyor. "Biz suç işlemedik, 100 yıllık soykırıma karşı direniş verdik" sözleri, hareketin kadrolarını "onurlu savaşçılar" olarak konumlandırıyor. Afın ima ettiği suçluluk duygusunu kabul etmiyorlar; tam aksine, Kürdistan'da demokratik siyaset yapacaklarını ilan ediyorlar – Ankara veya Türkiye'nin genelinde değil, kendi topraklarında. Bu net mesaj, iktidarın "terörsüz Türkiye" dolmasını yutma çabasını boşa çıkarıyor. Düşünün: Yıllarca "terörist" damgası vurulan bir hareket, şimdi "halkın davası" diye haykırıyor. Bu reddediş, sadece bir siyasi duruş değil; aynı zamanda, Kürt hareketinin kendi kaderini tayin etme iradesinin zirvesi. Okuyucular burada durup düşünmeli: Bu sözler, barış sürecini hızlandırır mı, yoksa yeni bir çatışma dalgasını mı tetikler? Gerilim, her satırda artıyor.

Şimdi, bu siyasi fırtınanın bir başka kurbanına dönelim: Profesör Ayten Erdoğan'ın trajik hikayesi. Çocuk psikiyatristi ve "vicdan profesörü" olarak anılan Erdoğan, 21 Kasım 2025'te gözaltına alındı. Suçlama mı? Kamu kaynaklarında 112 bin TL zarar – 2020'de Kağıthane'deki evinde yoksullara ilaç dağıttığı bir rapora dayanıyor. Ama gerçek bambaşka: İhtiyaç sahiplerine kutular dolusu ilaç, şüpheli transferler gibi görünen 2 bin TL'lik aylık masraflar – mesela memleketinden fıstık getirtme. Hiçbir kâr amacı yokken tutuklandı. Silivri Cezaevi'nde işkenceye maruz kaldı: Diyabet hastası, ilaçları reddedildi (yasadışı bir uygulama); merdivenlerden yuvarlandı, diz kapağı paramparça oldu. Krizi sırasında çığlık attı, sedyeyle revir'e taşındı. Gazeteciler bu vahşeti raporladı, yüzlerce benzer vaka –Fatih Altaylı gibi– hatırlatıldı. Cezaevi idaresi, gardiyanlar ve savcılar hesap verecek mi? Bu hikaye, devletin muhalif sesleri susturma mekanizmasını gözler önüne seriyor. Heyecan verici kısım: Erdoğan'ın maruz kaldığı bu zulüm, gelecekteki hesaplaşmaların tohumu. Yüzlerce "vicdan tutuklusu"nun sessiz çığlığı, bir gün patlayacak mı?

TBMM Heyeti İmralı Ziyaretiyle Öcalan Sürecini Hızlandırdı
TBMM Heyeti İmralı Ziyaretiyle Öcalan Sürecini Hızlandırdı
İçeriği Görüntüle

Ankara'nın koridorlarında ise bambaşka bir savaş yaşanıyor – gizli bir güç mücadelesi. Ayhan Bora Kaplan davası, MHP ve AKP arasındaki çatışmayı su yüzüne çıkarıyor. Kaplan, Ankara Emniyeti'nde suç örgütü lideri olarak anılıyor; eski İçişleri Bakanı Süleyman Soylu tarafından TRT'ye yerleştirilmiş, 15 Temmuz'da kaçarken yakalanmış. Bu operasyonlar çığ gibi büyüyor: MHP'ye yakın iki emniyet müdürü –dokunulmazlıkları Sin Ateş davasıyla pekişmiş– jandarma tarafından gözaltına alındı. Bomba etkisi yaratan bu hamle: Kaplan ve Sin Ateş dosyalarındaki kayıtları silmişler. HTS, PTS ve MOBESE verileri, gelecekteki ifşaatlar için saklı tutuluyor – HSK, hâkimler, savcılar, politik bağlantılar ve restoran buluşmaları... Erdoğan'ın Bahçeli'ye verdiği bir karşı mesaj bu. Jandarma-polis rekabeti, devletin iç dengelerini ifşa ediyor. Düşünün: Bu silinen kayıtlar, Türkiye'nin kirli sırlarını barındırıyor. Siyasi entrikalar, her an yeni bir skandalla patlayabilir; okuyucular bu gölgelerde kaybolmak istemeyecek.

Bu karmaşanın ortasında, CHP'nin parti kongresi bir umut ışığı gibi parlıyor. Özgür Özel'in mesajları, adalet ve özgürlüğü ön plana çıkarıyor: Güç için değil, halk için. Program, 2 milyon üyeye ulaşıyor – ev hanımları, işçiler, köylüler dahil. Kurultay heyeti 60'dan 80'e çıkıyor, gölge kabine kuruluyor, cumhurbaşkanlığı ofisi İmamoğlu'na bağlanıyor. Gençlik kotası %18:25'ten %18:30'a yükseliyor. Kemal Kılıçdaroğlu davetliydi ama gelmedi. Bu değişimler, CHP'yi yenileme vaadi taşıyor. Ancak, İmamoğlu soruşturması gibi hamleler, partiyi hedef alıyor: Delilsiz, itirafçılara dayalı bir operasyon. Amaç, CHP'yi nötralize etmek, Erdoğan'ı rakipsiz kılmak. Ekonomik çöküş, seçim yenilgileri, kaynak yağması... İmralı süreci ise Kürtleri tuzağa düşürme girişimi; yasal dayanağı yok, dikkat dağıtma taktiği. Merdan Yanardağ'ın cezaevinden yazdığı makale, bunu haykırıyor: AK Parti Cumhuriyeti tasfiye etti ama yeni rejim kuramadı. Faşist rejime sürüklenme, Gezi hatasının tekrarı uyarısı... Tele1 dosyası boş, Goebbels taktikleriyle "büyük yalan" – casusluk ithamı. Rasim Ozan Kütahyalı'nın Özel'e uyarısı: Tehlike büyük. Bu analizler, demokrasi mücadelesini birleştirme çağrısı yapıyor: Diyarbakır'da demokrasi, Ankara'da diktatörlük olmaz. Kirli para aklamayla beslenen sistem (dürüst emekçilerin sırtından), AK Parti-MHP ömrünü yitirdi; fiili hükümet devam etse de, özgürlük birleşik mücadeleyle gelecek. Kongre, bu fırtınada CHP'nin rotasını çiziyor – okuyucular, bu dönüşümün Türkiye'yi nasıl değiştireceğini merakla bekleyecek.

Son olarak, Papa'nın Türkiye ziyareti, tüm bu ciddiyetin ortasında absürt bir komediye dönüşüyor. Gece kulübü tarzı dansçılar – ilahiler eşliğinde, Papa'nın yüz ifadesi efsanevi; rakı kadehi "kırmızı çizgi" mi? Alper Şengün rakıyı övdüğü için linç edildi. Noel Baba bekleyenler tüfekle nöbette... Ama derininde teolojik ve siyasi bir anlam var: Yüzyıllar sonra Ortodoks-Katolik birliği, Ukrayna ve Balkanlar üzerinden Rusya'ya karşı ittifak. AKP'nin yenilgisi net, İmralı gündemi saçma. Ciddi sorunlar çöküşe doğru ilerliyor. Bu ziyaret, sembolik bir uyarı: Küresel güçler, Türkiye'nin iç kaosunu izliyor.

Türkiye'nin bu siyasi labirentinde, her gelişme bir sonraki adımı belirliyor. İktidarın "terörsüz" masalı çatırdarken, muhalif sesler yükseliyor; zulümler birikiyor, entrikalar açığa çıkıyor. Bağımsız gazetecilik burada devreye giriyor: Yolsuzlukları araştıran, para aklama ağlarını ifşa eden, manipülasyonları belgeleyen bir fon kuruluyor. OSINT çalışmaları, arşivler, saha araştırmaları – şeffaf, devletsiz. Basın özgürlüğünün erozyonu, medya tekeli, işsiz gazeteciler... Bu fon, gerçekleri ortaya dökmek için halkın desteğiyle ayakta duracak. Takımlar halinde çalışan araştırmacılar, görsel ekipler, raporlar herkese açık. Vatandaşlar, basın özgürlüğüne inanıyorsa, bu harekete katılmalı. Çünkü yarın, bugünkü sessizliğimizin bedelini ödeyeceğiz. Bu hikaye burada bitmiyor; her yeni detay, Türkiye'nin uyanışını hızlandırıyor. Merakınız zirvede mi? Devamı için gözünüzü ayırmayın – demokrasi, tam da bu heyecanla kazanılacak.