Türkiye'nin siyasi arenasında esen rüzgarlar, son aylarda giderek sertleşen bir fırtınaya dönüştü. Sokaklardan yükselen sesler, meydanlardaki kalabalıklar ve kapalı kapılar ardındaki fısıltılar, bir ulusun geleceğini şekillendiren büyük bir hikâyenin parçaları. Özellikle büyük şehirlerdeki belediye yönetimleri etrafında dönen tartışmalar, sadece idari meseleleri değil, derin toplumsal yaraları da gün yüzüne çıkarıyor. Bu yaralar, yıllardır kanayan ve şimdi patlak veren bir volkan gibi, herkesi alarma geçiriyor. Peki, bu fırtınanın merkezinde ne var? Neden binlerce insan ekran başına kilitleniyor ve sosyal medyada binlerce paylaşım dönüyor? Cevaplar, beklenmedik köşelerden, en karanlık hücrelerden geliyor.
Asıl bomba, cezaevlerinin o boğucu atmosferinde patlıyor. Ünlü gazeteci Uğur Dündar'ın moderatörlüğünde gerçekleşen çarpıcı bir sohbet, Türkiye'nin en tartışmalı figürlerinden Cemal Enginyurt ve Umut Akdoğan'ın ağzından dökülen ifadelerle hafızalara kazınıyor. Bu isimler, sadece siyasetin değil, vicdanın da sesi olarak biliniyor. Enginyurt, CHP'nin Ordu Milletvekili olarak tanınan, halkın nabzını tutan bir isim; Akdoğan ise aktivist kimliğiyle adaletsizliğe karşı dimdik duran bir savaşçı. Onların anlattıkları, Türkiye'de "insanlık dışı şartlar" ifadesinin ne kadar gerçek bir çığlık olduğunu gözler önüne seriyor. Düşünün: Bir hücre, normalde 10-12 kişiye göre tasarlanmış, ama şimdi 60 insanın nefes aldığı bir cehennem. İki tuvalet, sınırlı banyo alanı ve havalandırmasız duvarlar arasında, hastalıklar adeta bir salgın gibi yayılıyor. Scabies gibi cilt enfeksiyonları, aylarca tedavi edilmeden sürünüyor – tam 10 ay boyunca kaşıntılarla boğuşan mahkumlar, "Maes" gibi basit bir solüsyonun bile ulaşılamaz bir lüks olduğunu söylüyor. Bu detaylar, sadece istatistik değil; her biri bir ailenin gözyaşı, bir çocuğun sorusu.
Dahası var, bu karanlık tabloyu daha da derinleştiren kişisel tanıklıklar. Enginyurt, kendi ziyaretlerini anlatırken sesi titriyor: Sincan Cezaevi'nde Hüseyin Kocabıyık ve İhsan Hızarcı ile, Silivri 1 No'lu Cezaevi'nde Murat Özkaya ile yüzleştiği anlar. "Hücreye girince eziliyorsun," diyor, "o kalabalıkta insanlık unutuluyor." Ziyaretler sırasında gardiyanların eşliğinde sunulan o sahte misafirperverlik – öğle yemeği teklifleri, uzatılan sohbetler – ama gerçekte her dakika bir işkence. Hatırlayın, FETÖ dönemindeki cezaevi ziyaretleri bile bu kadar baskıcı değildi; o zamanlar gardiyanlar "daha uzun kalın" diye ısrar ederken, şimdi her saniye bir yük. Bu anlatımlar, Türkiye'nin cezaevi sisteminin nasıl bir çöküş içinde olduğunu ortaya koyuyor. Adalet Bakanı'nın bütçe komisyonunda övündüğü "hızlı ihaleler"le inşa edilen yeni hapishaneler? Onlar yetersiz kalıyor, çünkü sistem zaten taşmış durumda. Her yeni bina, eski sorunları örtbas etmek için bir perde gibi.
Bu vahim durum, sadece fiziksel acılarla sınırlı değil; ruhları da paramparça ediyor. Enginyurt'un sözleri yürek burkuyor: "Arkadaşlarımın bir gün fazla yatması bile zulüm. Koma benzeri bir hale düşüyorlar, benliklerini kaybediyorlar." Düşünün, bir mahkumun gözlerindeki o donuk bakış, aylarca süren belirsizliğin getirdiği çaresizlik. Özellikle İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) davası, bu dramın en çarpıcı örneği. 3700 sayfalık iddianame hazır, mahkeme tarafından kabul edilmiş, ama tutuklular hâlâ demir parmaklıklar ardında. Ekrem İmamoğlu ve yoldaşları –ki bunlar arasında Selçuk Miraklı, Selçuk Kozağaç gibi isimler var– neden hâlâ özgür değil? 18 Aralık'ta planlanan duruşma iptal edildi, sonra yeniden başlatıldı, ama tutukluluk hali devam ediyor. Hukukçulara göre, bu bir çelişki: Kaçma şüphesi yok, delil karartma riski sıfır, neden "tutuksuz yargılama" ilkesi hiçe sayılıyor? Habeas corpus –yani zorla getirme– gibi temel haklar, tozlu raflarda unutulmuş. Dava, Şubat ayına sarkabilir, ama o zamana kadar her gün, her saat bir işkenceye dönüşüyor.
Türkiye'de yargı reformu arayışları da bu fırtınanın tam ortasında. 11. yargı paketi, komisyona bile ulaşmadan rafa kalktı; Adalet Bakanı şimdi 12. paketi müjdeliyor. Ama bu paketler, kağıt üzerinde kalıyor; gerçek hayatta ise gecikmeler adaleti felç ediyor. Enginyurt ve Akdoğan, bu reformların nasıl bir tiyatro olduğunu ifşa ediyor: Hızlı ihaleler, yeni binalar, ama içerdeki insanlık dışı şartlar değişmiyor. Üstelik bu, sadece İBB davasıyla sınırlı değil; ülke genelinde benzer dramlar yaşanıyor. Afyon'da İpek Han, Silivri'de Merdan Yanardağ, Fatih Altay, Hüseyin Koç gibi isimler, aynı hücrelerde aynı acıları paylaşıyor. Ziyaretler sırasında duyulan o sessiz çığlıklar, dışarıdaki protestolara ilham veriyor. Ankara'da, İstanbul'da, Yozgat'ta, Çankırı'da, Çorum'da, Kırıkkale'de, Kırşehir'de meydanlar dolup taşıyor. Bu protestolar, sadece bir öfke patlaması değil; varoluşun haykırışı. "Varız!" diyorlar, "Bizi görün!"
Peki, bu birliğin gücü nereden geliyor? Enginyurt, CHP lideri Özgür Özel'in örneklerini sıralıyor: Belediye ziyaretlerinde, sadece protokolle değil, çaycılarla, güvenlik görevlileriyle, sekreterlerle fotoğraf çektiren bir liderlik. Ordu mitinginde, Seyit, Mustafa Güzel gibi milletvekillerinin içten katılımı –SMS'le değil, gönülden. Bu, "saraydaki yapay güç"e karşı "tabandan gelen gerçek güç". Konsey toplantılarında herkesle el sıkışan Özel, şok etkisi yaratıyor; çünkü bu, sahte birlikteliklerin panzehiri. Gazeteci arkadaşların şaşkınlığı, halkın alkışları –hepsi, değişimin habercisi. Ama değişim için daha fazlası lazım: Toplu eylemler, dayanışma zincirleri. "Yalnız kurtuluş yok," diyor Enginyurt, "Ya hep beraber, ya hiç!"
Bu hikâyenin en heyecan verici yanı, sonundaki umut kıvılcımı. Konuşmacılar, İBB tutuklularına selam gönderiyor: Ekrem İmamoğlu'na, Silivri'den yükselen o güçlü sese. Hüseyin Kocabıyık gibi isimlere destek –geçmişteki mahkeme çatışmalarına rağmen, adaletsizliğe karşı omuz omuza. Ve o kapanış: "Teşekkürler, devam edeceğiz." Ticari ara bile, bu ateşin söndürülemez olduğunu hissettiriyor. Türkiye'de en çok aranan kelimeler –yargı paketi, İBB davası, cezaevi şartları, İmamoğlu tutukluluk– şimdi birleşiyor, bir devrimci manifesto gibi. Bu makale, o manifestonun bir parçası; okudukça, siz de o zincirleri kırmanın bir parçası olacaksınız.
Ama durun, hikâye burada bitmiyor. Cezaevlerindeki o kalabalık hücreler, sadece sayılar değil; her biri bir roman. Scabies salgınları, tedavi gecikmeleri, gardiyanların sahte nezaketleri –bunlar, Türkiye'nin vicdan muhasebesini bekliyor. Yeni hapishaneler inşa etmek yetmez; sistemin kökünden değişmesi lazım. 12. yargı paketi, umut mu yoksa başka bir erteleme mi? Protestolar yayıldıkça, cevap netleşiyor: Halkın gücü, demir parmaklıkları eritecek. Enginyurt'un o titrek sesi, Akdoğan'ın kararlı bakışı, Dündar'ın usta moderatörlüğü –hepsi, birleşince yenilmez. Türkiye'de adalet arayışı, en uzun geceyi aydınlatacak şafak gibi yaklaşıyor. Siz de bu şafağa katılın; çünkü bu, sadece bir haber değil, bir çağrı. Okumaya devam edin, paylaşın, ses olun –değişim, sizin elinizde!




