Kavramlar üzerine yaptığı derinlemesine analizlerle tanınan Hakkı Yılmaz, İslam dünyasında asırlardır tartışılan ve çoğu zaman yanlış anlaşıldığını belirttiği kritik terimler hakkında ezber bozan açıklamalarda bulundu. Özellikle secde, sefer ve cin kavramlarının kök anlamlarına inerek Kuran’ın aslında ne anlatmak istediğini ortaya koyan Yılmaz, toplumda yerleşmiş olan algıların aksine kelimelerin ilk ortaya çıkış biçimlerine odaklanılması gerektiğini vurguladı. Yılmaz’a göre, secde kelimesi zihinlerde sadece namaz kılarken alnın yere değdirilmesi olarak kodlanmış olsa da, kelimenin öz anlamı "teslim olma ve boyun eğme" şeklinde tanımlanıyor. Bu tanımın tarihsel kökenine inildiğinde ise Arap toplumunda sosyal hayat ve din kavramları henüz oluşmamışken, devenin sahibini üzerine bindirmek için boynunu uzatmasının veya meyve yüklü hurma dallarının toplanmak üzere aşağıya doğru eğilmesinin secde kelimesiyle ifade edildiği görülüyor.
İslam dininde ve sosyolojik bağlamda secde kavramının kişinin bilinçli olarak bir otoriteye teslim olmasını ifade ettiğini belirten Yılmaz, Meleklerin Adem’e secdesi olayını da bu perspektiften yorumladı. Kuran’daki bu hadisenin mitolojik bir anlatım olmadığını savunan araştırmacı, Adem kelimesinin "bilgilenmiş insan" anlamına geldiğini, meleklerin ise doğadaki güçleri ve tabiat varlıklarını temsil ettiğini dile getirdi. Bu bağlamda meleklerin insana secdesi, bilgili insanın doğaya hükmetmesi ve onu kendi yararına kullanması olarak açıklandı. Yılmaz bu durumu, "Irmakların üzerine baraj yapılması, nehrin insana secde etmesidir. Rüzgârdan yelkenlilerle yararlanılması veya petrol vasıtasıyla motorların icat edilip insana hizmet etmesi meleklerin Adem’e secdesinin güncel tezahürleridir" sözleriyle detaylandırdı. Dolayısıyla secdenin sadece yere kapanmak değil, bir gücün emri altına girmek ve ona uyum sağlamak olduğu vurgulandı.
Sohbetin devamında sefer sözcüğüne değinen Yılmaz, bu kelimenin kökeninin evi süpürmek veya rüzgârın bulutları dağıtması eyleminden geldiğini açıkladı. Kelimenin özünde bir hareketlilik, git-gel durumu ve bir düzenin süpürülmesi anlamlarının yattığı belirtildi. Bakara Suresi’nde geçen seferde olanlara tanınan oruç tutmama ruhsatının sadece uzun yolculukları kapsamadığını, gün içerisinde iş, okul veya ticaret gibi nedenlerle sürekli hareket halinde olan herkesi kapsadığını ifade etti. Yılmaz’a göre Allah’ın bu ruhsatı vermesinin temel nedeni, kişinin yaptığı işi eksiksiz ve mükemmel yapabilmesini sağlamaktır. Konuyla ilgili olarak, "Allah size kolaylık dilerken yaptığınız işi çok mükemmel yapasınız diye bunu ister. Seferdeyken, işteyken veya okuldayken orucu olması gerektiği gibi mükemmel tutamazsınız, bu yüzden seferde olmadığınız günlerde tutmanız emredilmiştir" ifadelerini kullandı. Ayrıca iki ülke arasındaki sorunları süpürüp temizlediği için elçilere de "sefir" denildiğini ve Abese Suresi’ndeki "sefere" ifadesinin de Kuran ayetlerini yazan vahiy katiplerini tanımladığını sözlerine ekledi.
En dikkat çekici analizlerden biri ise Rahman Suresi’nde geçen ve genellikle insan ve cin topluluklarına hitap ettiği düşünülen "segalen" kavramı üzerine yapıldı. Hakkı Yılmaz, bu kelimenin kökeninin "siklet" yani ağırlık ve hacim sahibi olmak anlamına geldiğini hatırlatarak, cinlerin soyut veya sadece ateşten ibaret varlıklar olduğu yönündeki yaygın inanışı reddetti. Kuran’da "Ey segalen" hitabının "Ey kütleli, hacmi ve ağırlığı olan varlıklar" manasına geldiğini belirten Yılmaz, bu tanımın hem insanları hem de cinleri fiziksel birer varlık olarak nitelediğini savundu. Bu analize göre, cin kavramı sadece görünmeyen varlıkları değil, tanınmayan veya henüz keşfedilmemiş insan topluluklarını da kapsayabilecek geniş bir yelpazeye sahip.
Yılmaz, Peygamber Efendimiz için kullanılan "Resul-i Segalen" ifadesinin de yanlış yorumlandığını, bu sıfatın peygamberin hem insanların hem de cinlerin peygamberi olduğu şeklindeki klasik anlayıştan ziyade, hem o günkü insanların hem de gelecek çağlarda yaşayacak kütleli varlıkların peygamberi olduğu anlamına geldiğini belirtti. Kuran’ın hitabının evrensel olduğunu ve gelecek kuşakları da kapsadığını vurgulayan Yılmaz, ayetlerdeki kelimelerin öz anlamlarından koparılmasının dinin anlaşılmasını zorlaştırdığını dile getirdi. Özellikle Rahman Suresi’ndeki hitabın, kütlesi ve ağırlığı olan tüm şuurlu varlıkları muhatap aldığı ve Kuran mesajının sadece indiği döneme değil, tüm zamanlara ve tüm ağırlığı olan varlıklara yönelik olduğu gerçeğinin altı çizildi.
Hakkı Yılmaz’ın bu detaylı açıklamaları, dini kavramların yüzeysel anlamlarının ötesine geçerek, kelimelerin etimolojik kökenleri ve Kuran’ın indiği dönemin sosyal yapısı ışığında yeniden düşünülmesi gerektiğini ortaya koydu. Secdenin körü körüne bir eğilme değil bilinçli bir teslimiyet, seferin sadece yolculuk değil bir hareketlilik hali, cinlerin ise kütlesiz hayaletler değil ağırlığı olan varlıklar olduğu tezi, izleyiciler ve okuyucular nezdinde yeni bir tartışma penceresi araladı. Kuran ayetlerinin bilimsel ve sosyolojik gerçeklerle örtüşen bu yorumları, geleneksel kabullerin sorgulanmasına ve ayetlerin güncel hayatla olan ilişkisinin daha güçlü kurulmasına olanak sağlıyor.




