Türkiye'de yargı sisteminin işleyişi, her dönem olduğu gibi bu yıl da kamuoyunun en çok merak ettiği konular arasında yer alıyor. Atama ve yer değiştirme kararları, hem adaletin sürekliliğini hem de bireysel kariyerleri doğrudan etkileyen unsurlar olarak öne çıkıyor. Bu süreçler, ekonomik ve sosyal dinamiklerle iç içe geçerek daha karmaşık bir hal alıyor; peki son gelişmeler yargıdaki dengeleri nasıl sarsıyor?
Yargıdaki son atama dalgası, özellikle yaz aylarında açıklanan kararlarla dikkat çekiyor. Bu kararlar, yüzlerce hakim ve savcının görev yerlerini değiştirirken, ailevi ve eğitimsel ihtiyaçları göz ardı ettiği iddialarıyla tartışma yaratıyor. Örneğin, çocukların okul kayıtları gibi hassas detaylar, bu değişikliklerin ortasında kalıyor ve mağduriyet hikayelerine yol açıyor. Uzmanlar, bu tür atamaların geleneksel olarak mevsimsel olarak planlandığını, ancak son dönemde "mazeret kararnamesi" adı altında daha esnek ve ani bir yapıya büründüğünü belirtiyor. Bu durum, sadece bireysel hayatları değil, yargı süreçlerinin güvenilirliğini de sorgulatıyor.
Atamaların zamanlaması, yargıdaki hassas davalarla örtüşünce eleştiriler artıyor. Özellikle siyasi figürlerin dahil olduğu davalarda, karar veren hakimlerin kısa süre sonra uzak bölgelere tayin edilmesi tesadüf mü yoksa sistematik bir yaklaşım mı? Son kararnamede, Ekrem İmamoğlu ile ilgili davalarda görev yapan birçok hakim ve savcının yerleri değişti. Bu değişiklikler, 2010 sonrası anayasa değişikliklerini anımsatıyor; o dönemdeki Fethullahçı yapıların hakimiyetinden farklı olarak, şimdi Hakimler ve Savcılar Kurulu'nun (HSK) daha kurumsal bir rolü var gibi görünse de, atama sayıları rekor seviyede. Yüzlerce isimdeki bu hareketlilik, yargıdaki istikrarı zedeliyor ve kamu vicdanını yaralıyor.
Bir örnek olarak, "ahmak davası"nda karar veren hakimlerin başına gelenler incelenebilir. O dönemde hakim, 2 yıldan fazla hapis cezası baskısı altında olduğunu açıklayarak HSK'ya şikayette bulunmuştu. Bu ifade sonrası, hakim Samsun'a tayin edildi ve dava yıllarca temyizde bekletildi. Bakanlıkta değişiklikler sonrası, ceza onandı ve yeni bir diploma iptali davası başladı. İmamoğlu'nun idari mahkemede açtığı iptal davasında, mahkeme eksiklikleri uzun bir müzakereyle dile getirdi. Ancak, bu müzakereyi yazan hakim ve üye, kısa süre sonra yerlerinden alındı. Savcıya hakaret ve terör örgütü propagandası iddialarıyla görülen davada da benzer bir tablo yaşandı; jüri beraat verse de, bir üye muhalif görüş bildirdi ve iş mahkemesine gönderildi.
Daha da çarpıcı olan, 59. Asliye Ceza Mahkemesi'ndeki diploma davasının ilk duruşması. Tutuklu sanık için SEGBİS bağlantısı kurulurken, hakim Mehmet Pehlivan'a karşı olağanüstü bir nezaket gösterildi. Duruşmada hakim, İmamoğlu'na "Sizi endişelendiriyorum" diyerek uyarıda bulundu ve su uzattı. Bu jest, yıllardır görülmemiş bir insani dokunuş olarak medyada yankı buldu. Ancak, ikinci duruşmada salondaki kaos bahanesiyle hakim Kahramanmaraş'a atandı – henüz 45 ay görev süresini doldurmadan. Bu atama, 2025 yaz kararnamesinde gerçekleşti ve yargıdaki "adil tutum"un bedelini ödeten bir örnek olarak kayda geçti.
Bu atamalar, sadece bireysel hikayelerle sınırlı kalmıyor; yargı bağımsızlığını kökünden sarsıyor. Avukatlar arasında "gözüne parmak sokma" metaforuyla anılan bu durum, hakimlere sessiz kalmaları telkin ediyor. Kararları ne olursa olsun, siyasi davalarda yer alan herkesin uzaklaştırılması, yargının tarafsızlığını gölgeliyor. HSK'nın rolü burada kritik; geleneksel sonbahar ve yaz kararnameleri, artık mazeret kisvesi altında ani müdahalelere dönüşmüş durumda. Bu, 2010'lardaki FETÖ etkisinden daha sofistike bir yapıya işaret ediyor ve yargıdaki kurumsallaşmayı tersine çeviriyor.
Üst düzey raporlar bile bu çelişkileri yansıtıyor. Cumhurbaşkanlığı Strateji ve Bütçe Başkanlığı'nın 2024-2028 dönemine ait 12. Kalkınma Planı Özel İhtisas Komisyonu raporu, Adalet Bakanlığı'nı ele alıyor. Sayfa 31'de "Yargının Bağımsızlığı, Tarafsızlığı ve Şeffaflığı" başlığı altında, hakim ve savcıların coğrafi güvencesi vurgulanıyor. Raporda açıkça, "Hakim ve savcılar, görev ve yetkilerinin güvenliğini sarsacak herhangi bir tasarrufa maruz kalmamalı" deniyor. Meslekî güvenceleri güçlendirecek düzenlemeler, özellikle tayinlerde bağımsızlık ilkesini pekiştirmeli diye ekleniyor. Ancak, son atamalar bu raporun ruhuna tamamen ters düşüyor ve hükümetin kendi taahhütlerini hiçe saydığını gösteriyor.
Bu raporun hazırlanma süreci de dikkat çekici; 2023'te tamamlanan belge, her satırında bağımsız yargı vurgusu yapıyor. Buna rağmen, pratikteki uygulamalar, raporun lafta kaldığını kanıtlıyor. Hakimlerin tayinleri, sadece idari bir işlem değil; doğrudan siyasi iradenin yansıması olarak görülüyor. Örneğin, İmamoğlu davalarındaki hakim değişiklikleri, kararların öngörülebilirliğini ortadan kaldırıyor. Temyiz süreçleri uzatılıyor, bakanlık kadroları değişiyor ve cezalar onaylanıyor – hepsi bir zincirin halkaları gibi.
Yargıdaki bu hareketlilik, daha geniş bir tabloya işaret ediyor. Küçük ölçekli davalardan büyük siyasi süreçlere kadar, atamalar adaletin akışını bozuyor. Avukatlar ve gazeteciler, bu durumu "sürgün" olarak nitelendiriyor; aileler dağılıyor, çocuklar okullarını değiştiriyor ve hakimlerin motivasyonu düşüyor. HSK'nın yapısal reformlara ihtiyacı var; tayinlerin şeffaf kriterlere bağlanması, siyasi davalardan bağımsızlaşması şart. Aksi takdirde, raporlardaki güzel sözler havada kalacak.
Sonuçta, 2025 yaz kararnamesi yargı tarihine "mazeret dönemi" olarak geçecek gibi. Yüzlerce isimdeki değişiklik, sadece istatistik değil; bireysel trajedilerin toplamı. İmamoğlu gibi figürlerin davaları, bu sürecin vitrini olurken, asıl kayıp yargı bağımsızlığı. Gelecek aylarda, 8 Aralık gibi kritik duruşmalar yeni tayinleri tetikleyecek mi? Bu sorular, Türkiye'nin adalet mekanizmasını yeniden sorgulatıyor ve reform çağrılarını güçlendiriyor. İzlemeye devam edeceğiz, zira yargıdaki her adım, demokrasinin nabzını tutuyor.





