Son dönemlerde gençler arasında hızla yayılan ve adeta bir "fikir tatili" havasında seyreden inanç değişimleri, toplumsal yapının en çok konuşulan gündem maddelerinden biri haline gelmiş durumda. Lise çağındaki gençlerin ailelerine ve çevrelerine karşı bir başkaldırı edasıyla dile getirdikleri bu söylemlerin ardında yatan sebepler, aslında bilinenin çok ötesinde derinlikli bir analiz gerektiriyor. Bu durumun kökenine inildiğinde, toplumun dini algılayış biçimi ile gerçek dini tanımlar arasındaki uçurumun büyüklüğü göze çarpıyor.
Dini kavramların doğru anlaşılması, bu sosyal çalkantının çözümü için atılacak ilk adımı oluşturuyor. Genel kanının aksine din, sadece manevi bir ritüel bütünü değil, Yaratıcı ile insan arasındaki alacak-verecek hukukunu düzenleyen ve sosyal nizamı belirleyen temel ilkeler bütünüdür. Bu bağlamda bakıldığında, kapitalizm, sosyalizm, liberalizm veya komünizm gibi beşeri sistemler de birer din veya doktrin olarak değerlendirilmektedir. Dolayısıyla din olgusu, bir derneğe üye olup üç gün sonra ayrılmak gibi basite indirgenecek, "girdim-çıktım" denebilecek yüzeysel bir yapı değildir. Bu sistemler, üzerine yıllarca, belki 20-30 yıl emek verilmesi gereken, derinlemesine bilgi ve birikim isteyen ciddi ideolojilerdir.
Gençlerin "Ben dinden çıktım, deist veya ateist oldum" şeklindeki fevri çıkışları, aslında dinin mahiyetinin kavranamamasından kaynaklanmaktadır. Kutsal metinlerde ve ilahi mesajlarda dinin muhatabı her zaman "reşit" olan, yani akli melekeleri tam manasıyla gelişmiş yetişkin insanlardır. Tarih boyunca Nuh'tan İbrahim'e, Musa'dan İsa'ya kadar tüm peygamberlere gönderilen dinin özü tektir ve bu da İslam'dır. Diğer peygamberler ve kitaplar, zamanla insanlar tarafından bozulan bu tek dini revize etmek, doğrulamak ve aslına döndürmek için gönderilmiştir. Ancak günümüzde bu "tek din" anlayışı ve dinin ciddiyeti, şekilci yaklaşımlar arasında kaybolmaya yüz tutmuştur.
Toplumdaki en büyük yanılgılardan biri, dinin bir kimlik etiketi gibi görülmesidir. Bir çocuğun doğduğunda nüfusuna İslam yazılması, adının geleneksel bir isim konulması, sünnet ettirilmesi veya dış görünüşünün sarık, cübbe, şalvar gibi kıyafetlerle şekillendirilmesi, o bireyin Müslüman olduğu anlamına gelmez. Din, kılık kıyafet veya şekil işi değil, tamamen bir bilinç ve beyin işidir. Bu şekilci yaklaşım, dinin özünü boşaltarak onu sadece görsel bir ritüele indirgemektedir.
Konunun en can alıcı ve belki de en çok tepki çekecek noktası ise çocuklara yönelik din eğitimidir. Henüz 3-5 yaşındaki, soyut kavramları algılayamayacak çocuklara "din eğitimi" adı altında yapılan yüklemeler, aslında masum bir öğretim değil, bir tür beyin yıkama faaliyeti olarak nitelendirilmektedir. Bu durum, kutsal kitaplardaki bazı ayetlerle (Araf Suresi 16-17) ilişkilendirilerek, şeytanın insanları saptırmak için "dosdoğru yolun üzerine oturacağı" ve insanlara sağından, solundan, önünden, arkasından yaklaşacağı uyarısıyla açıklanmaktadır. Bilinçsizce, sadece ezbere dayalı kasideler ve amentülerle yetiştirilen bu çocuklar, ileride sorgulama yetilerini kazandıklarında, potansiyel birer inançsız olmaya aday hale gelmektedirler.
Bu tehlikeli gidişat, edebiyat dünyasından Don Kişot örneğiyle de çarpıcı bir şekilde betimlenmektedir. Anlatıya göre, şeytan insanları kandırırken kendini açıkça göstermez; aksine onun yolundan gidenler "Allah" diye bağırarak insanları aldatır. Şeytanın en büyük hilesi, insanları en kutsal değerlerle, Allah ile aldatmaktır. Küçük çocukların körpe zihinlerinin bu şekilde erkenden şartlandırılması, aslında onları inançlı yapmak yerine, gelecekte dinden tamamen koparacak bir zemin hazırlamaktadır. Bu çocuklar büyüdüklerinde yaşadıkları hayal kırıklığıyla "dinden çıktım" dediklerinde, aslında hiç girmedikleri bir yerden çıkmış olmaktadırlar.
Çözüm ise radikal bir eğitim reformunda yatmaktadır. Din eğitimi, çocukluk çağında değil, bireylerin reşit olduğu, muhakeme yeteneğinin geliştiği üniversite çağlarında verilmelidir. Üniversitelerde İslam, Yahudilik, Hristiyanlık ve diğer tüm ekoller, alanında uzman hocalar tarafından objektif bir şekilde anlatılmalıdır. Gençler, tüm bu inanç sistemlerini öğrenip, kıyaslayarak ve kendi hür iradeleriyle "en iyisini" seçtiklerinde, işte o zaman taklidi olmayan, sarsılmaz ve gerçek bir imana sahip olacaklardır. Aksi takdirde, girişi belli olmayan bu sürecin çıkışı da gerçekçi olmayacak, toplum inanç karmaşası yaşamaya devam edecektir.




