Ülke gündemi, büyük bir tahliye dalgası beklentisiyle çalkalanırken, siyasetin kulisleri ise bambaşka bir stratejinin fısıltılarıyla ısınıyor. İktidarın, bir yandan on binlerce kişiye yeni yıl hediyesi olarak sunduğu düzenlemeyle cezaevlerini boşaltma çabası, diğer yandan ise muhalifleri ve eleştirenleri hedef alan yepyeni bir tutuklama ve baskı mekanizmasını aynı anda devreye soktuğu iddiaları, toplumda büyük bir gerilime neden oldu. Adalet ve infaz sisteminde yaşanan bu çelişkili durum, "boşaltalım ki dolsun" ironisiyle özdeşleşirken, içerideki ve dışarıdaki tüm aktörler için belirsizliğin zirveye çıktığı bir döneme işaret ediyor.
Adalet arayışında olan binlerce ailenin umutla beklediği 11. Yargı Paketi, nihayet meclis başkanlığına sunuldu. Paketin en dikkat çekici maddesi, 2020 pandemi döneminde açık cezaevindekilere tanınan Covid iznine benzer yeni bir düzenleme içeriyor. Bu düzenleme, cezası 31 Temmuz 2023 tarihinden önce kesinleşmemiş olan kişileri de kapsayacak şekilde genişletildi ve denetimli serbestlik süresinin üç yıl erkene çekilmesini öngörüyor. Uzman hesaplamalarına göre, bu yasa tasarısından sadece altı ay içinde tam 115.000 kişinin yararlanması bekleniyor. İktidar kanadı, bu adımı bir haksızlık giderme ve yeni yıl müjdesi olarak lanse etse de, toplumsal huzur ve güvenlik arayışındaki vatandaşların kafasında büyük soru işaretleri beliriyor. Zira bu geniş kapsamlı düzenlemenin dışında terör suçluları tutuluyor, bu da süregelen siyasi tartışmaların fitilini ateşliyor.
Bu büyük tahliye hamlesi, Türkiye'deki cezaevlerinin dayanılmaz doluluk oranlarını (400.000 ila 500.000 kişi) hafifletme amacı taşıyor gibi görünse de, paketin diğer maddeleri iktidarın "boşalt-doldur" stratejisini gözler önüne seriyor. Aynı paket içinde, kamu güvenliğini tehlikeye atan eylemlere yönelik cezalar çarpıcı şekilde artırılıyor. Örneğin, toplu alanlarda havaya ateş açanlara 7 yıl 6 aya kadar, trafikte yol kesenlere ise 3 yıla kadar hapis cezası öngörülüyor. Dahası, sokak çeteleri ve örgütlü suçlarla mücadele kapsamında çok daha ağır cezalar getirilirken, taksirle yaralama suçunun cezası da yükseltiliyor. Yani bir yandan kapı açılırken, diğer yandan yeni kapılar kapanıyor ve cezaevleri, farklı bir kesimle doldurulmak üzere hazır bekletiliyor.
Bu dolum stratejisinin ilk ve en çarpıcı hedeflerinden biri ise muhalif sesler. Ünlü gazeteci Fatih Altaylı'nın Cumhurbaşkanına tehdit suçlamasıyla yargılandığı davanın tutukluluk süresinin uzaması, adaletin herkes için eşit işlemediği eleştirilerini beraberinde getirdi. Altaylı'nın 4 yıl 2 aylık hapis cezasına isyanı yankılanırken, bu hassas davaya adeta bir adalet temsilcisi sıfatıyla eski organize suç lideri Sedat Peker'in devreye girmesi ve Altaylı'ya destek mektubu göndermesi, ülkenin içinde bulunduğu çelişkili durumu en net şekilde gösterdi. Yargının eleştirel seslere karşı tutumu sadece gazetecilerle sınırlı kalmıyor; sanatçılar (Mabel Matiz, Manifest) ve protestocu öğrenciler de ağır soruşturmalarla karşı karşıya kalıyor. Hatta Ekrem İmamoğlu için casusluk dâhil yeni suçlamalarla cezasının uzatılmasına yönelik beklentiler dile getiriliyor.
Bu siyasi hedeflerin en güncel örneği ise "Kent Uzlaşısı" davası oldu. 31 Mart 2024 yerel seçimleri öncesinde CHP ile DEM Parti arasında kent yönetiminde işbirliği yapılması, yargı eliyle adeta bir suçmuş gibi gösterildi. Davada tutuklu bulunanlardan bazıları tahliye edilse de, Beyoğlu Belediye Meclis Üyesi Turabi Şen ve Sancaktepe Belediye Meclis Üyesi Elif Gül'ün tutukluluğuna devam kararı, siyasi bir kumpas olduğu iddialarını güçlendirdi. DEM Parti yetkilileri, kenti yönetmek için işbirliği yapmanın suç değil, bu nedenle iddianame hazırlamanın ve tutuklama kararı vermenin suç olduğunu belirterek yargının siyasi baskı altında olduğunu vurguladı.
Tüm bu iç çekişmeler devam ederken, siyasetin en sıcak ve gizli kulisi İmralı'dan gelen haberlerle şekilleniyor. Terör örgütü lideri Abdullah Öcalan'ın avukatları aracılığıyla, İmralı'daki tecrit koşullarında iyileşmeler olduğu, Öcalan’a sohbet hakkı tanındığı ve kitap okuma/televizyon izleme hakkının genişletildiği ortaya çıktı. Daha da önemlisi, AK Parti, MHP ve DEM Partili isimlerden oluşan bir heyetin İmralı'ya gizlice gittiği ve burada yapılan görüşmenin tutanaklarının komisyonla paylaşılacağı bilgisi sızdı. Öcalan'dan gelen ilk mesajların, sürecin ilerlemesine garanti verdiği ve hatta SDG'nin (Suriye Demokratik Güçleri) dahi silah bırakma kapsamına alınabileceği konuşuluyor. Ancak bu sürecin en kritik koşulu, Öcalan’ın sıkça dile getirdiği gibi, CHP'nin sürece dâhil olması gerekliliği: "CHP'siz olmaz."
Bu gizli temaslar, CHP içindeki büyük krizi de derinleştirdi. CHP lideri Özgür Özel, İmralı'ya gidiş sürecinde AK Parti'den üst düzey bir ismin kendilerine gizli bir teklif getirdiğini ve CHP'yi de adaya çekmeye çalıştıklarını açıkladı. AK Parti Grup Başkanı Abdullah Güler'in bu iddiaya "çelik çomak oynamayın" sözleriyle sert tepki göstermesi, gerilimi tırmandırdı. Tüm bunlar yaşanırken, CHP Kurultayı'na doğru gidilirken eski Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu'nun partiyi rüşvet ve yolsuzluk girdabına sürükleyen anlayıştan arınma çağrısı, bizzat Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın da desteğini almıştı. Zafer Partisi lideri Ümit Özdağ'ın "Erdoğan'dan sonra en iyi AKP'li Kılıçdaroğlu" demesi ve Kılıçdaroğlu'nun Ekrem İmamoğlu'nun üzerine "beton dökecek" işlerin içinde olduğu yönündeki eleştiriler, parti tabanında ihraç beklentisini %90'lara taşıdı.
İçeride siyasi gerilim zirveye çıkarken, Ankara aynı zamanda tarihi bir diplomatik zirveye ev sahipliği yaptı. Katoliklerin ruhani lideri ve Vatikan Başkanı Papa Leo XIV, Anıtkabir'e yaptığı ziyaretin ardından Külliye'de Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın özel konuğu oldu. Ziyaret, Hristiyan dünyasının ilk evrensel buluşması olan İznik Konsili'nin 1700. yıldönümü bağlamında bir hac ziyareti olarak da görülüyor. Papa'nın Türkiye'ye ve kültürel köprü rolüne övgüler dizdiği bu yüksek profilli ziyaretin gölgesinde ise akılalmaz bir olay yaşandı.
1981 yılında Papa Jean Paul'e suikast girişiminde bulunan ve Milliyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Abdi İpekçi'nin katili olan Mehmet Ali Ağca, papalığın ziyaretine denk gelen bir şekilde İznik'te ortaya çıktı. Ağca, yaptığı tuhaf açıklamalarla dikkatleri üzerine çekti. Kendisinin "ilahi bir planın merkezinde" olduğunu iddia eden Ağca, dünya barışı hakkında yorumlarda bulunarak, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'yu "satanist siyonist canavar terörist" olarak nitelendirdi. Bir suikastçının, uluslararası bir barış mesajı temalı ziyaret sırasında yeniden sahneye çıkması, ülkenin yaşadığı siyasi ve hukuki karmaşanın ne denli derinleştiğini gösteren en benzersiz ve şaşırtıcı detay oldu. Türkiye, hem yeni infaz düzenlemeleriyle bir umudu, hem de yargıdaki çifte standartlarla derinleşen bir korku toplumunu aynı anda yaşıyor.




