Yaşanan olaylara bakıldığında, adeta 50 bölümlük bir dizi senaryosu yazılsa "bu kadar da olmaz, çok abartılı" denilecek türden bir farsın, trajikomik bir tiyatronun içinde yaşanıyor hissi uyanmaktadır. Bir ülkede depremzedeler için çadır satılması, sınır güvenliğinden sorumlu generalin insan kaçakçılığından hüküm giymesi veya uyuşturucuyla mücadele ödülü alan emniyet mensubunun uyuşturucu ticaretinden yakalanması gibi olaylar, artık şaşırma yetisini bile köreltmiş durumdadır. Ancak tüm bu absürtlüklerin ötesinde, arka planda işleyen çarklar ve sokaktaki insanın yaşadığı dram, görünenden çok daha derin ve can yakıcı bir boyuta ulaşmıştır.
Son günlerde Avrupa tarihinde tek seferde yakalanan en büyük uyuşturucu miktarı olarak kayıtlara geçen 10 tonluk sevkiyat, aslında buzdağının sadece görünen kısmıdır. Geminin personeli ve sahibi bu topraklardan olmasına rağmen, soruşturmanın dışarıdan yürütülmesi ve içerideki sessizlik, ülkenin sadece bir geçiş güzergahı olmaktan çıkıp, üretim ve dağıtım merkezi haline geldiği iddialarını güçlendirmektedir. "Baronlar nerede?" sorusu havada asılı kalırken, uyuşturucu malının sahibinin bir cumhuriyet savcısı çıkması gibi akıl almaz örnekler, devlet mekanizmasındaki çürümenin boyutlarını gözler önüne sermektedir.
Bu büyük suç ağlarının gölgesinde, geçim derdiyle boğuşan halkın yaşadığı trajedi ise yürekleri dağlamaktadır. İstanbul'un göbeğinde, kirasını ödeyemediği için evinden atılan ve aylardır terk edilmiş bir hurda arabada yaşam mücadelesi veren 66 yaşındaki emekli bir vatandaşın, ısınmaya çalışırken çıkan yangında feci şekilde can vermesi, sistemin çöktüğü anın resmidir. İnsanlar ısınabilmek için uzun mesafe trenlerine binip uyurken veya hastane acil servislerinde sabahlamaya çalışırken, yetkili makamlardan gelen "bazıları şov yapıyor" açıklamaları, toplumla yönetim arasındaki kopuşun en net göstergesidir.
Ekonomik darboğazın sebepleri araştırıldığında ise karşımıza yine tanıdık "aile ve şirket" ilişkileri çıkmaktadır. Gıda enflasyonunun rekor kırdığı bir dönemde, et ithalatı yapılan yabancı menşeli firmanın başındaki ismin, iktidar partisinin gençlik kollarından 19 yaşında bir genç olması ve babasının da et üreticileri birliğinin başında bulunması, tesadüfle açıklanamayacak bir organizasyondur. Önce yerli üretimin bitirilmesi, ardından "et yok" denilerek ithalat kapısının açılması ve bu ihalelerin önceden hazırlanmış şirketlere verilmesi, sistematik bir rant düzeninin işlediğini göstermektedir. Benzer şekilde, başkentteki tren garı işletmesinde verilen yolcu garantileri ile gerçekleşen rakamlar arasındaki uçurum, milyonlarca doların halkın cebinden çıkıp belirli şirketlerin kasasına girmesine neden olmaktadır.
Siyaset kulislerinde ise taşların yerinden oynayacağına dair çok ciddi sinyaller gelmektedir. İktidar partisinin kurucu isimlerinden deneyimli bir siyasetçinin, yaklaşan seçimler ve adaylık süreçleriyle ilgili yaptığı "kardeşim" vurgulu açıklamalar, geçmişte yaşanan "Gül formülü"ne benzer sürprizlerin kapıda olabileceğini düşündürmektedir. Hatta Rusya'daki "Putin-Medvedev" modeline benzer bir görev değişimi senaryosunun, yani bir ismin parti başkanlığına diğerinin cumhurbaşkanlığına geçişi gibi formüllerin masada olabileceği, içeriden gelen bilgilerle dillendirilmektedir. Babadan oğula devredilen siyaset anlayışına yönelik içeriden yükselen itirazlar, iktidar bloğunda suların durulmadığını göstermektedir.
Sınırımızın hemen ötesindeki komşu ülkede yaşananlar da dikkatle izlenmesi gereken dersler barındırmaktadır. Orada da seçilmişler ile atanmışlar arasındaki yetki krizi, ekonomik çöküş ve toplumsal patlamalar, rejimi zorlayan bir sürece evrilmiştir. GPS sinyallerinin kesilmesine rağmen uydu internet teknolojilerinin kaçak yollarla ülkeye sokulması ve halkın sansürü aşma çabası, baskıcı yöntemlerin teknolojinin hızı karşısında çaresiz kaldığını kanıtlamaktadır. Hem içerideki hem de dışarıdaki bu gelişmeler, büyük bir kırılma noktasına doğru hızla ilerlendiğini ve artık hiçbir şeyin eskisi gibi devam edemeyeceğini açıkça ortaya koymaktadır.