Gazetecilik mesleği, dünyanın her yerinde zorlu bir uğraş olsa da demokrasisi tam olarak gelişmemiş coğrafyalarda bu zorluk katbekat artmaktadır. Düzgün ve ilkeli bir şekilde mesleğini icra etmeye çalışanların kimseye yaranamadığı, başlarına ne geleceğinin belli olmadığı bir ortamda, geçtiğimiz günlerde kutlanan "Çalışan Gazeteciler Günü"nü kutlamak çoğu meslektaşın içinden gelmemiştir. Yıllardır süregelen bu geleneğin, bu yıl buruk geçmesinin ardında yatan sebepler, mesleğin içinde bulunduğu karanlık tabloyu gözler önüne sermektedir.
Kutlama yapacak bir durumun kalmadığı bu günlerde, asıl konuşulması gerekenler ne yazık ki görmezden gelinemeyecek kadar büyüktür. Haksız yere özgürlüğünden mahrum bırakılan, yargılanmayı bekleyen meslektaşların çektiği çileler, işsiz kalan gazetecilerin yaşadığı ekonomik sıkıntılar ve medyaya getirilen yasaklar, kutlama yapmanın önüne geçen en büyük engellerdir. Halkı savunan, güçlüye karşı güçsüzün yanında duran ve toplumsal haksızlıklara ses çıkaran gerçek gazeteciler sürekli bir tehdit altında yaşamlarını sürdürmektedir. Buna karşın, güç odaklarının yanında yer alan ve mevcut düzenin çarpıklıklarını görmezden gelenler için herhangi bir tehlike söz konusu değildir.
Özellikle son dönemde yaşanan olaylar, tehditlerin boyutunun ne kadar ciddi seviyelere ulaştığını göstermektedir. Halkın haber alma hakkı için mücadele eden ve yolsuzlukların üzerine giden bir gazetecinin, sadece yaptığı haberler ve eleştiriler nedeniyle ailesi ve çocukları üzerinden tehdit edilmesi, mesleğin geldiği noktayı acı bir şekilde özetlemektedir. Adli makamlara yansıyan bu olayda, gazeteciye, kızına ve ailesine yönelik ağza alınmayacak ifadelerle saldırılması, aslında hedefin sadece o kişi değil, tüm basın özgürlüğü olduğunu kanıtlar niteliktedir.
Susturulmak istenen kalemlerin önce hedef gösterilmesi, ardından tehdit edilmesi ve bu da yetmezse ailelerinin devreye sokulması, ne yazık ki alışılagelmiş bir yöntem haline gelmiştir. Ancak tüm bu baskılara rağmen, "Susacağımı, korkup kaçacağımı sananlar beni tanıyamamış" diyerek dik duruş sergileyen gazeteciler, mesleğin onurunu korumaya devam etmektedir. Bu noktada söylenen "Gazeteci korktuğu gün ölür, ben henüz ölmedim" sözü, baskı altındaki tüm basın emekçileri için bir manifesto niteliği taşımaktadır.
Mesleğin zorlukları sadece fiziksel tehditlerle sınırlı kalmayıp, siyasi arenadaki üslup sorunlarıyla da kendini göstermektedir. Yakın zamanda yapılan bir yasal düzenleme ile on binlerce hükümlünün tahliye edilmesi ve bu kişilerin bazılarının yeniden suç işlemesi, kamuoyunda haklı tepkilere neden olmuştur. Bu durumu eleştiren ve toplum barışının bozulmasından endişe eden vatandaşlara, yetkili makamlardaki siyasetçiler tarafından verilen "Defol lan şuradan" şeklindeki nezaketten uzak yanıtlar, ülkedeki siyaset dilinin ne denli yıprandığını ortaya koymaktadır.
Sonuç olarak, basından yoksun toplumların adaletten de yoksun kalacağı gerçeği asla unutulmamalıdır. Tehditlere, hapis cezalarına ve hedef göstermelere rağmen mesleğine sevdalı gazeteciler var oldukça, gerçeklerin üzerinin örtülmesi mümkün olmayacaktır. Çünkü bir gazeteci, ancak korktuğu ve sustuğu gün mesleki anlamda ölmüş demektir; o gün gelmedikçe gerçekler yazılmaya devam edecektir.