Gazetecilik mesleği, her dönemde zorluklarla dolu bir alan olmuştur. Gerçeği araştıran, halkın yanında duran ve haksızlıklara karşı çıkan profesyoneller, güçlü odakların hedefi haline gelebilmektedir. Son dönemde yaşanan olaylar, bu mesleğin ne kadar riskli olduğunu bir kez daha ortaya koymakta, meslek sevdalılarını ise daha da kararlı kılmaktadır.
10 Ocak Çalışan Gazeteciler Günü, geçmiş yıllarda coşkuyla kutlanırken, bu yıl kutlama yerine derin bir hüzün ve eleştiri hakim oldu. 1962'den beri 64 yıldır anılan bu gün, gazetecilerin karşılaştığı zorluklar nedeniyle kutlanamaz hale geldi. Yok yere hapse atılan meslektaşlar, hapis istemiyle yargılanan yazarlar, işsiz kalanlar, kayyım atanan televizyon kanalları, medyaya getirilen yasaklar, öldürülen veya yaralanan gazeteciler, bu günün neşesini kaçıran unsurlar arasında yer alıyor. Özellikle can, mal ve hukuk güvenliğinin kalmaması, mesleğin en büyük sorunlarından biri olarak öne çıkıyor.
Düzgün gazetecilik yapanlar, halkı savunan ve güçlüye karşı güçsüzün yanında duranlar sürekli tehdit altında. Çıkar çevreleriyle işbirliği yapanlar ise güvende kalıyor. Tehditlerin temel amacı susturmak olurken, bu yöntemler gazetecileri yıldırmayı hedefliyor. Son bir ayda Cumhuriyet yazarı Murat Ağırel, haberleri ve eleştirileri nedeniyle ağır tehditler aldı. Tehditler sadece kendisini değil, kızı ve ailesini de kapsıyordu. Ağırel, yazamayacağı kadar ağır taciz ve tehdit ifadeleriyle karşılaştığını belirterek, tümünü devletin yetkili makamlarına ilettiğini açıkladı.
Murat Ağırel'in kararlı duruşu, mesleğin ruhunu yansıtıyor. Tehdit edenlere verdiği cevapta, susmayacağını ve korkmayacağını vurguladı. "Susacağımı, korkup 'Bana müsaade' diyerek kaçacağımı sananlar beni tanıyamamışlar demektir. Gazeteci korktuğu gün ölür. Ben henüz ölmedim" sözleri, meslektaşlarına ilham veriyor. Bu olay, gazeteciliğin susturulmaya çalışıldığı bir ortamı gözler önüne seriyor. Hedef gösterme, aileye dokunma, vurma veya kurşunlama gibi yöntemler, bugün bir gazeteciyi, yarın başka birini etkileyebiliyor.
Benzer zorluklar diğer meslektaşlarda da yaşanıyor. Merdan Yanardağ ve Enver Aysever gibi gazeteciler, yok yere hapse atılarak cezaevinde yargılanmayı bekliyor. Yazar ve çizerler hapis istemiyle karşı karşıya kalırken, işsizlik ve medya yasakları sorunu büyütüyor. Bu ortam, demokrasinin gelişmemişliğinden kaynaklanan bir baskı mekanizması olarak değerlendiriliyor. Gerçek gazetecilik yapanlar kimseye yaranamazken, başlarına ne geleceği belli olmuyor.
Siyasi arenada da benzer kabalıklar dikkat çekiyor. Çıkarılan infaz düzenlemesiyle 50 bin hükümlü tahliye edildi ve bazıları yeni suçlar işleyerek toplumsal tepki çekti. MHP Genel Başkan Yardımcısı Feti Yıldız, bu düzenlemeyi savunurken, "Aslında biz af değil, infaz düzenlemesi yaptık. 50 bin kişi çıkıyor. 6 ay içerisinde 50-60 bin kişi daha hapisten çıkacak" açıklamasını yaptı. Bir internet kullanıcısının "Toplum barışını bombalama görevini sana mı verdiler? İnfaz affıyla 100 bin suç makinesini niye toplum içine salıyorsunuz?" sorusuna Yıldız'ın "Defol lan şuradan!" cevabı vermesi, siyaset dilinin ne kadar uzaklaştığını gösteriyor. Bu tür ifadeler, zarif ve kibar olması beklenen siyasi iletişimin ironik bir eleştirisi olarak yorumlanıyor.
Gazetecilerin karşılaştığı tehditler, sadece bireysel değil toplumsal bir sorun. Susturma girişimleri, halkın haber alma hakkını da zedeliyor. Meslek sevdalıları, tüm risklere rağmen yazmaya ve konuşmaya devam ediyor. Tehditler kaygı verici olsa da, gazetecilik aşkı bu zorlukların üstesinden gelmeyi sağlıyor. Korkmak, mesleğin sonu anlamına geliyor; bu nedenle kararlılık ön plana çıkıyor.
Çalışan Gazeteciler Günü'nün kutlanamaması, mesleğin içindeki çelişkileri ortaya koyuyor. Bir yanda halkı bilgilendirme görevi, diğer yanda baskı ve tehditler. Bu dengesizlik, adalet ve özgürlük tartışmalarını da beraberinde getiriyor. Namık Kemal'in ünlü sözüyle özetlenebilecek bir gerçek var: "Basından yoksun ülkeler adaletten de yoksun olurlar."
Gazetecilik, tehditlere rağmen ayakta kalmaya devam ediyor. Murat Ağırel gibi örnekler, susturulamayacağını gösteriyor. Meslektaşlarının mücadelesi, gelecek nesillere ilham kaynağı oluyor. Tehditler artsa da, gerçekler yazılmaya ve söylenmeye devam edecek. Bu kararlılık, gazeteciliğin ölmediğinin en büyük kanıtı. Gelişmeleri izlemeye devam edeceğiz.





