Ülke, siyasi fay hatlarının en derinden sarsıldığı, topluma sunulan "huzur" tablolarının perde arkasında akıl almaz bir iktidar mücadelesinin yaşandığı günlerden geçiyor. Kamuoyuna pompalanan normalleşme mesajlarına rağmen, başkentin karanlık koridorları, hem Kürt meselesinin geleceği hem de adalet sisteminin kalbine saplanan hançerle çalkalanıyor. Türkiye'nin gündemini sarsan, en çok konuşulan olayların arkasında yatan büyük gerçeği ve önümüzdeki dönemin kaderini belirleyecek kritik hamleleri öğrenmeye hazır olun.

Geçtiğimiz günlerde sızan, 10 yıl boyunca devlet sırrı olarak saklanması gereken çok gizli bir görüşmenin tutanakları, mevcut siyasi sürecin ne denli tehlikeli bir zeminde yürüdüğünü gözler önüne serdi. Görüşmenin odağındaki isim, meselenin sadece silah bırakma olmadığını; asıl hedefin "hukuki zemin ve siyasi mutabakat" ile demokratik bir inşa süreci olduğunu dile getirdi. Bu tarihi adım, cumhuriyet tarihindeki tam 29 Kürt isyanını "idam sehpasından masaya taşıma" hedefiyle tarif ediliyordu. Ancak bu kritik görüşmenin ana eksenine oturan ve Ankara’yı en çok zora sokacak konu, hassas Suriye meselesi oldu.

Görüşmelerde, bölgedeki mevcut yönetimin diktatörlüğe dönüşme riskine karşı dikkat çekilirken, kilit noktanın "her topluluğun kendi komün ve meclisini inşa etmesi" olduğu belirtildi. Elde edilen bilgilere göre, en can alıcı ayrıntı ise silahlanmaya dairdi: Suriye'deki bazı silahlı birimlerin orduya, yerel asayiş güçlerinin ise içişleri bakanlığına entegre bir komünel yapıda tutulması yönünde bir model sunuldu. Bu sürecin başarısız olması durumunda ise ülkeye yönelecek bir "darbe mekaniği" uyarısı yapıldı. Tüm sabotajların daha önceki süreçte yapıldığını ve bu kez başarmak durumunda olduklarını söyleyen görüşmedeki lider, bu hedefin önündeki engelleri de gözler önüne serdi.

Zira, bu görüşmeler eş zamanlı olarak Kandil’den gelen bir açıklama ile sarsıldı. Harekete mensup kadroların, "af" veya "eve dönüş yasası" gibi hiçbir düzenlemeyi kabul etmediklerini, kendilerini suçlu görmediklerini haykırdığı bu açıklama, pazarlık masasının temelini yerle bir etti. Söz konusu silahlı mücadelenin bir suç değil, 100 yıldır soykırım saldırılarına maruz kalan bir halkın davası olduğu vurgulandı. Bu açıklama, amaçlarının sadece Ankara’da değil, tüm Türkiye’de demokratik siyaset yapmak olduğunu net bir şekilde ortaya koyarak, iktidarın çözüm sürecine dair beklentilerini boşa çıkardı.

Bu kritik siyasi gerilimin gölgesinde, Türkiye'de vicdanın nasıl iflas ettiğini gösteren ve "zulüm" kelimesini en somut hâliyle tanımlayan olay yaşandı. Ülkenin en önemli çocuk psikiyatristlerinden, binlerce öğrenci yetiştirmiş bir bilim insanı, 112 milyon liralık "büyük vurgun" iddiasıyla operasyonla gözaltına alındı. Oysa bu devasa iddia, yıllar süren takibin ve dinlemelerin ardından, birkaç kutu ilaç ve memleketten getirilmiş fıstık parasının ödenmesi gibi masum hareketlerden ibaret bir kumpasla ilişkilendirilmişti.

AKP'li Vekilin Barzani'ye Övgüsü Gündemi Salladı
AKP'li Vekilin Barzani'ye Övgüsü Gündemi Salladı
İçeriği Görüntüle

"Doktor Vicdan" olarak anılan bu saygın bilim insanının asıl hedef seçilme sebebi ise, yıllar önce İslamcı çevrelerin nefretini kazanmış bir tacizcinin cinsel tacizini adli tıp raporuyla kanıtlayarak hapse girmesini sağlamaktı. Bu durum, kendisine karşı kurulan komplonun sadece hukuki değil, kişisel bir intikam boyutunu ortaya koydu. Şeker hastası olmasına rağmen cezaevinde hayat kurtaran ilaçları verilmeyen, düşüp yaralandıktan sonra kriz geçirerek sedyeyle hastaneye kaldırılan profesöre yapılan bu insanlık dışı muamele, sorumlularının devran döndüğünde hesap vereceği inancıyla hafızalara kazındı.

Tüm bu gelişmeler yaşanırken, başkent Ankara'nın emniyet ve siyaset koridorlarında da dev bir örtülü savaş patlak verdi. Bu savaş, iktidarın iki büyük ortağı arasındaki gizli hesaplaşmanın bir yansıması. Özellikle MHP kadrolarının eski bir bakan döneminde emniyet teşkilatındaki kilit noktalara yerleşmesiyle büyüyen gerilim, Ayhan Bora Kaplan davası üzerinden su yüzüne çıktı.

Milliyetçi Hareket Partisi'ne çok yakın iki kritik emniyet müdürünün gözaltına alınması, bu savaşın en büyük hamlesi oldu. Bu operasyon, MHP'nin kalesine atılmış bir gol olarak yorumlandı. Sinan Ateş cinayeti kayıtlarını silme ve kritik dosyalardaki rolleriyle bilinen bu isimlerin hedef alınması şok etkisi yaratırken, operasyonun Polis yerine Jandarma tarafından yapılması, iktidar içindeki güç ayrışmasını ve derin güvensizliği net bir şekilde gözler önüne serdi. Siyaset, yargı ve emniyet üçgenindeki bu bağlantıların, HSK’ya uzanan kayıtlarının bir devlet birimi tarafından zamanı geldiğinde açılmak üzere "turşusu kurulur gibi" saklandığı beklentisi, başkentte fısıltı gazetesiyle yayılıyor.

Cezaevinden yazan bir köşe yazarı da, tüm bu fotoğrafı özetlerken, İBB soruşturmasının ana muhalefeti etkisizleştirme ve liderini devre dışı bırakma üzerine kurulu totaliter bir rejim inşa etme stratejisi olduğunu belirtti. Yazara göre, iktidar büyük bir krizde; Cumhuriyeti tasfiye etti ancak yerine yeni bir rejim inşa edemedi. Bu rejimin ayakta kalmasının ardındaki kirli sır ise, bir ekonomistin çarpıcı tespitiyle ortaya çıkıyor: 2014’ten bu yana ülkeye sokulan illegal "kara para düzeni," mafyayla ilintili olarak dönen bir ekosistem yaratarak, namusuyla çalışan insanların sırtından beslenerek rejimi ayakta tutuyor.

Öte yandan, ana muhalefet partisi de bu süreçte kurultayında önemli bir dönüşüm başlattı. Adalet ve hürriyet temalı mesajlarla Parti Meclisi’ni genişletme, gölge kabine kurma ve bu yapıyı doğrudan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı'nın aday ofisine bağlama gibi kritik adımlar, partinin gelecekteki stratejisini şekillendiriyor. Tüm bu iç gelişmeler yaşanırken, Papa’nın Türkiye ziyareti de, yüzlerce yıllık birliğin sağlanması ve Rusya karşıtı jeopolitik bir mesajın verilmesi gibi derin siyasi anlamlar taşıdı.

Türkiye'nin karşı karşıya olduğu sorunlar, ne yazık ki yüzeydeki sığ tartışmaların çok ötesinde. İmralı’dan Kandil’e yansıyan çelişkili durum, yargıdaki zulüm, Ankara’daki güç savaşı ve yozlaşan ekonomik sistem; ülkenin bir çözümden ziyade, her geçen gün daha da derinleşen bir "çöküşe" doğru gittiğini gözler önüne seriyor. Büyük resim, okuyuculara durumun son derece karmaşık ve tehlikeli olduğunu kanıtlıyor.