Gerçek Gündem Haberleri

Özgür Kalemin Unutulmaz Hikayesi

Uğur Dündar'ın SÖZCÜ macerası, FETÖ kumpaslarının gölgesinde doğan bir gazetecilik destanı. Burak Akbay'ın cesur teklifi, garsonun içten uyarısı ve binlerce yazıyla dolu yıllar, özgür medyanın direncini nasıl simgeliyor? Bu anılar, basın özgürlüğü arayışını heyecanlandırıyor.

Gazetecilik dünyasının zorlu yollarında, baskıların en yoğunlaştığı dönemler, gerçek kalemlerin en parlak hikayelerini doğurur. Türkiye'de medyanın dönüşüm yıllarında, köşe yazarları hem kalemlerini hem de vicdanlarını korumak için kritik tercihler yapmak zorunda kalır. Özellikle 2010'lu yılların başı, yandaş kalemlerin yükseldiği, bağımsız seslerin susturulmaya çalışıldığı bir çağdı. Binlerce gazeteci, işsizlik korkusuyla sessizliğe gömülürken, bazıları tam tersine, özgürlüğün peşinden koşmayı seçti. Bu tercihler, sadece bireysel bir direniş değil, aynı zamanda medyanın geleceğini şekillendiren birer dönüm noktasıydı. Okurlar, bu hikayeleri okurken, basın özgürlüğünün ne kadar kırılgan ve aynı zamanda güçlü olabileceğini bir kez daha hisseder; zira her satır, yarınların haberlerini yazan birer tohum gibi ekilir.

Tam 13 yıl önce, Nisan ayının bahar kokulu bir gününde, İstanbul'un sahil şeridinde Yeşilköy'deki bir balık lokantasında unutulmaz bir buluşma gerçekleşti. O dönemde FETÖ'nün Ergenekon, Balyoz, Odatv, Askeri Casusluk-Fuhuş, Amirallere Suikast ve Fenerbahçe gibi kumpas davaları tüm hızıyla sürüyordu; yandaş gazeteler, Uğur Dündar gibi isimleri "tutuklanacak gazeteciler" listelerine dahil ediyordu. Dündar, o zamana kadar sorunsuz çalıştığı ve reyting rekorları kırdığı Star Televizyonu'nun, büyük baskılar altında Aydın Doğan tarafından satıldığını ve yaklaşık 6 aydır işsiz kaldığını hatırlayarak, bu buluşmanın hayatını değiştireceğini sezmişti. Karşısında SÖZCÜ Gazetesi'nin sahibi Burak Akbay ve babası merhum Ertuğrul Akbay oturuyordu; bu aile, Dündar'a gazetenin köşe yazarlığını teklif etti. O tarihlerde Emin Çölaşan da köşesinden Dündar'ı SÖZCÜ'ye davet eden yazılar kaleme almıştı. Bu teklif, Dündar için sadece bir iş fırsatı değil, bir vicdan sınavıydı; çünkü FETÖ yargısının her an kapısını çalabileceği bir dönemde, yeni bir limana sığınmak riskli bir hamleydi.

Dündar, teklife temkinli yaklaştı ve içtenlikle uyardı: "Benim başım zaten belada, siz de başınızı derde sokmayın." Ancak Burak Akbay, hiç tereddüt etmeden şu tarihi cevabı verdi: "Biz de onlarla mücadele ediyoruz. Siz gelirseniz, bunu birlikte daha güçlü bir şekilde sürdürürüz." Bu sözler, lokantanın masasında yankılanırken, Dündar'ın yüreğinde bir umut kıvılcımı yaktı. Yemek sonrası, Dündar'ı yakından tanıyan şef garson yanına yaklaştı ve kulağına eğilerek şu unutulmaz uyarıyı yaptı: "Uğur Abi, zaten başın belada. SÖZCÜ gazetesi Ergenekon ve Balyoz gibi davalara karşı çıkan, tutuklu askerleri ve aydınları savunan yayınlar yapıyor. Sen orada çalışmaya başlarsan hemen içeri alırlar!" Bu içten ikaz, garsonun Dündar'a duyduğu samimi endişeyi yansıtırken, aynı zamanda SÖZCÜ'nün o dönemki cesur duruşunun ne kadar radikal olduğunu özetliyordu. Garsonun sözleri, Dündar'ı bir an düşündürse de, özgürlüğün bedelini ödemeye hazır olduğunu teyit etti; zira bu uyarı, SÖZCÜ'nün sadece bir gazete değil, bir direniş kalesi olduğunu gösteriyordu.

Kısa bir süre sonra Dündar, söz verdiği gibi SÖZCÜ'de yazmaya başladı. Tirajın 50 bin artmasını sağlayan reklam kampanyasının hemen ardından yayımlanan ilk yazısında, tercihin nedenini şu çarpıcı sözlerle açıkladı: "Tercihimin nedeni, SÖZCÜ’nün bağımsız gazete olmasıdır. SÖZCÜ’nün genç sahibi, başka işlerden para kazanıp, araya medyayı sıkıştırmıyor. Sadece gazetecilik yapıyor. İşleri şeffaf, her an hesabını verebilir durumda. Bu nedenle de kimse karışamıyor. SÖZCÜ’de çalışanların beyinlerinde otosansür, yüreklerinde ‘Bu haberi yaparsak Ankara ne der?’ korkusu yok. Gazetecilik ilke ve ahlakına sahip, yasalara ve kişilik haklarına saygılı gazeteciler için günümüz medyasında en özgür ortam SÖZCÜ’de..." Bu satırlar, Dündar'ın SÖZCÜ'yü neden seçtiğini net bir manifesto gibi ortaya koyuyordu; gazetenin şeffaflığı ve bağımsızlığı, o karanlık dönemde bir fener gibi parlıyordu. Okurlar, bu ilk yazıyı okurken, Dündar'ın kaleminin SÖZCÜ'de nasıl bir etki yaratacağını merakla bekledi; zira bu tercih, medyada yeni bir sayfanın açılışını simgeliyordu.

Aradan tam 13 yıl geçti ve bu süre, Dündar için haftada 5 gün köşesinden halkın sorunlarını iktidara duyurmaya adanmış bir maraton oldu. Binlerce yazı kaleme aldı; her biri, yolsuzluk iddialarından adaletsizliklere, çevre sorunlarından insan haklarına uzanan bir yelpazede, vicdanın sesiydi. Ancak bu özgür kalemlerin bedeli ağır oldu. FETÖ'ye karşı en yürekli duruşu sergileyen SÖZCÜ'nün değerli yazar ve yöneticileri, "FETÖ üyesi olmamakla birlikte yardım etmek" gibi absürt bir suçlamayla yargılandı ve hüküm giydi. Aralarından Gökmen Ulu ve Mediha Olgun gibi isimler tutuklandı; bu süreç, gazetenin direnişini daha da görünür kıldı. Neyse ki adalet er ya da geç tecelli etti: Yargıtay, beraat kararı verdi ve SÖZCÜ ekibi aklanmış oldu. Ancak Burak Akbay'ın dosyası ayrıldı ve o, yıllardır yurt dışında sürgün hayatı yaşıyor. Bu sürgün, SÖZCÜ'nün bağımsızlığının bedelini ödeyen bir sembol; Akbay'ın gazetecilik tutkusu, baskılara boyun eğmemenin en somut örneğiydi.

Dündar, bu 13 yıllık yolculukta, yazılarına tek bir müdahalenin bile olmadığını vurguluyor; hatta virgülüne dahi dokunulmadan kalemini özgürce konuşturduğunu belirtiyor. Bu özgür ortamı sağlayan Burak Akbay'a içten bir teşekkür borçlu olduğunu söylüyor: "Bunu sadece burada yazarken değil, yollarımız ayrılırsa dahi söyleyeceğim." Akbay'ın gazeteciliğe olan sadakati, SÖZCÜ'yü diğerlerinden ayıran temel unsur; genç yaşta medyayı bir misyon olarak gören bu vizyoner, gazetenin tirajını ve etki alanını katlayarak, okurlara güven aşıladı. Dündar'ın anıları, sadece kişisel bir hikaye değil, Türkiye'de basın özgürlüğünün direnç öyküsü; FETÖ kumpaslarının yarattığı korku ikliminde, SÖZCÜ gibi mecraların nasıl bir sığınak olduğunu anlatıyor. Okurlar, bu satırları okurken, Dündar'ın kaleminin arkasında yatan cesareti ve Akbay'ın fedakarlığını takdir ediyor.

SÖZCÜ'deki bu 13 yıl, Dündar için sadece yazmakla sınırlı kalmadı; gazete, tutuklu gazetecilerin sesi oldu, aydınların savunucusu haline geldi. Gökmen Ulu'nun gözaltı hikayeleri, Mediha Olgun'un cesur yazıları, SÖZCÜ'nün arşivinde ebedi bir iz bıraktı. Yargıtay'ın beraat kararı, bu mücadelenin zaferiydi; ancak Akbay'ın sürgünü, hâlâ devam eden bir yara. Dündar, bu anısında, SÖZCÜ'nün otosansürsüz ortamını överken, günümüz medyasındaki korku kültürünü de eleştiriyor: "Ankara ne der?" sorusunun hüküm sürdüğü bir dünyada, SÖZCÜ'nün şeffaflığı bir devrimdi. Bu tercih, Dündar'ı işsizlikten kurtarmakla kalmadı, milyonlarca okura umut oldu; zira her köşe yazısı, bir direniş manifestosuydu.

Bugün, 28 Kasım 2025'te geriye dönüp baktığında, Dündar o balık lokantasındaki yemeği "rüzgar gibi geçen" bir başlangıç olarak anıyor. Garsonun uyarısı, Akbay'ın teklifi ve binlerce yazının izi, gazeteciliğin özünü hatırlatıyor: Bağımsızlık ve cesaret. SÖZCÜ, FETÖ'ye karşı duruşuyla bedel ödedi ama ayakta kaldı; bu hikaye, yeni nesil gazetecilere ilham kaynağı. Dündar'ın minnettarlığı, Akbay'ın sürgününe rağmen sönmeyen bir ateş; zira özgür kalemler, baskılara rağmen eser verir. Bu anılar, basın özgürlüğünün ne kadar kıymetli olduğunu bir kez daha kanıtlıyor ve okurları, yarınların haberlerini yazmaya teşvik ediyor.