Eğitim

Milli Eğitim Bakanı Kızını Özel Okula Neden Gönderdi?

Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin'in kızını özel okulda okutma tercihi büyük tartışma yarattı, peki bu kararın arkasındaki gerçek nedenler neler ve eğitim eşitliği nasıl etkileniyor?

Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin'in, kamuoyunda imam hatip okullarını sık sık öven açıklamalarına rağmen kendi kızını özel bir okulda okutması, son dönemde eğitim camiasında ve toplumun geniş kesimlerinde derin bir tartışma fırtınası kopardı. Bu durum, sadece bir aile tercihi olarak kalmadı; aksine, Türkiye'nin eğitim sistemindeki eşitlik, erişim ve kamu politikalarının tutarlılığı gibi kritik konuları masaya yatırdı. Bakan Tekin'in bu tercihi, özellikle devlet okullarının kalitesini savunan bir bakanın kendi çocukları için farklı bir yol izlemesi nedeniyle, sosyal medyada ve siyasi arenada yankı buldu. Peki, bu olay nasıl bu noktaya geldi ve Bakan Tekin'in açıklamaları tartışmayı nasıl şekillendirdi?

Olayın kökeni, Bakan Tekin'in halka hitaplarında imam hatip okullarını överek eğitimdeki başarı hikayelerini paylaşmasıyla başlıyor. Bakanlık verilerine göre, son yıllarda imam hatip okullarının sayısı artmış, buralara yönelik teşvikler çoğalmış olsa da, velilerin büyük bir kısmı hâlâ devlet okullarının genel kalitesinden endişe duyuyor. Bu bağlamda, Yusuf Tekin'in kendi ailesi için özel okul seçimi, doğal olarak bir çelişki olarak algılandı. Toplumun eğitimdeki fırsat eşitliği beklentisi, üst düzey bürokratların tercihleriyle test edildiğinde, soru işaretleri çoğaldı. Neden bir bakan, kendi kızına devlet okullarının sunduğu imkânları yeterli görmedi? Bu soru, sadece bireysel bir merak değil, aynı zamanda milyonlarca ailenin eğitim kaygılarını yansıtıyor.

Tartışmanın siyasi boyutu ise hızla büyüdü. Yeniden Refah Partisi'ne yakın Yeni Yol grubunun milletvekili Selçuk Özdağ, konuyu doğrudan Meclis gündemine taşıdı. Özdağ, Bakan Tekin'e yönelik sorduğu yazılı soru önergesinde, konuyu net bir şekilde ele aldı. Özdağ'ın sorularında, bakan ve bakan yardımcılarının çocuklarının devlet okullarını tercih etme oranını sorguladı. Bu oran, eğitim politikalarının ne kadar kapsayıcı ve adil olduğunu ölçen bir barometre gibi duruyordu. Özdağ, önergesinde şöyle diyordu: “Bakan ve bakan yardımcılarının çocuklarının devlet okullarını tercih etme oranı nedir? Bakanlık düzeyinde yürütülen kamu politikalarının, bakan ve üst düzey bürokratların kendi çocuklarını gönderdikleri okullardan bağımsız olması, toplumda ‘eşitlik’ algısını zedelediğini düşünmüyor musunuz?” Bu sorular, sadece istatistiksel bir talep değil, aynı zamanda ahlaki ve etik bir meydan okuma içeriyordu. Özdağ, eğitimdeki elitizmin toplumun genel refahını nasıl baltaladığını ima ederek, bakanın kişisel tercihinin ötesine uzanan bir tablo çiziyordu.

Özdağ'ın bu soru önergesi, 25 Eylül 2025 tarihinde Meclis'e sunuldu ve eğitim çevrelerinde hemen yankı buldu. Soru, bakanlığın eğitim vizyonuyla bireysel uygulamalar arasındaki uçurumu gözler önüne seriyordu. Türkiye'de eğitim sisteminin son yıllardaki dönüşümü düşünüldüğünde –ki bu dönüşümde imam hatip okullarının rolü merkezi– böyle bir sorgulama kaçınılmazdı. Veliler, ekonomik zorluklar nedeniyle özel okullara erişemeyen kesimlerin sesi olarak Özdağ'ı destekledi. Sosyal medyada #EğitimdeEşitlik etiketiyle paylaşımlar çoğaldı, aileler kendi deneyimlerini paylaşarak devlet okullarındaki altyapı eksikliklerini dile getirdi. Bu süreçte, Bakan Tekin'in sessizliği de tartışmayı alevlendirdi; zira cevap gecikince, spekülasyonlar arttı.

Nihayet, 4 Kasım 2025'te Bakan Tekin'den gelen resmi yanıt, tartışmaya bir nebze ışık tuttu ama tam bir şeffaflık sağlamadı. Tekin, Özdağ'ın sorularına verdiği cevapta, konuyu demokratik haklar çerçevesinde ele aldı. Cevabında şöyle dedi: “Vatandaşların herhangi bir eğitim kurumunu tercih edebilmeleri demokratik bir hukuk devleti olmanın göstergelerinden biri olduğu gibi, bakan ve bakan yardımcıları da aynı tercih hakkına sahiptir.” Bu ifade, bireysel özgürlükleri ön plana çıkararak bakanın tercihini meşrulaştırmaya çalışıyordu. Tekin, AKP hükümetinin eğitimdeki "başarılarını" da hatırlatarak, genel politikaları övdü; örneğin, okullaşma oranlarının artışı ve mesleki eğitimdeki yenilikleri vurguladı. Ancak, Özdağ'ın en kritik sorusu cevapsız kaldı: Bakan ve bakan yardımcılarının kaçının çocuklarını özel okula gönderdiği açıklanmadı. Bu belirsizlik, yanıtın samimiyetini sorgulattı ve tartışmayı derinleştirdi.

Bakan Tekin'in bu açıklaması, eğitimdeki bireysel tercihler ile kamu politikaları arasındaki gerilimi net bir şekilde ortaya koydu. Demokratik bir hukuk devleti vurgusu, elbette geçerli bir savunma; zira anayasal haklar herkes için eşit olmalı. Ancak, bir bakanın bu hakkı kullanırken, kendi politikalarının savunduğu kurumları tercih etmemesi, toplumda güven erozyonuna yol açıyor. Düşünün ki, milyonlarca aile devlet okullarına mahkumken, üst düzey yöneticiler özel okulların sunduğu ek imkânlara –daha küçük sınıflar, yabancı dil eğitimi, teknolojik altyapı gibi– yöneliyor. Bu durum, eğitimdeki sosyal mobility'i, yani sosyal hareketliliği baltalıyor. Araştırmalar gösteriyor ki, Türkiye'de özel okul öğrencilerinin üniversiteye geçiş başarı oranları, devlet okullarına kıyasla belirgin şekilde yüksek; bu da ailelerin tercihlerini etkileyen bir faktör.

Peki, Bakan Tekin'in kızını özel okula gönderme kararının arkasında yatan nedenler neler? Cevap doğrudan belirtilmese de, bağlamdan anlaşılan şu: Özel okullar, standart müfredatın ötesinde bireysel gelişime odaklanan programlar sunuyor. Örneğin, erken yaşta kodlama, sanat atölyeleri veya uluslararası sertifika programları gibi unsurlar, velileri çekiyor. Tekin'in durumunda, bu tercih muhtemelen kızının akademik ve kişisel potansiyelini maksimize etme kaygısından kaynaklanıyor. Ancak, bu bireysel mantık, sistemik sorunları örtbas etmiyor. Bakanlık, son yıllarda devlet okullarına yönelik reformlar başlattı –örneğin, tam gün eğitim uygulamaları ve öğretmen niteliklerini artırma projeleri– ama uygulama aşamasında hâlâ boşluklar var. Bölgesel eşitsizlikler, özellikle kırsal alanlarda, devlet okullarını dezavantajlı kılıyor. Tekin'in tercihi, bu reformların ne kadar etkili olduğunu test eden bir ayna gibi.

Tartışmanın bir diğer boyutu, siyasi kutuplaşma. AKP'nin eğitim politikaları, muhafazakar değerleri ön plana çıkaran bir çizgide ilerlerken, imam hatip okulları bu vizyonun simgesi haline geldi. Bakan Tekin'in bu okulları överek halka hitap etmesi, stratejik bir iletişim aracı olarak görülebilir. Ancak, kendi ailesinin farklı bir yol izlemesi, bu söylemin inandırıcılığını zedeliyor. Eleştirmenler, bunun "iki yüzlülük" örneği olduğunu söylüyor; zira politika yapıcılar, kendi çocukları için standartların dışında bir yol çizerken, sıradan vatandaşlara "devlet okulları yeterlidir" mesajı veriyor. Bu çelişki, eğitimdeki güven krizini derinleştiriyor ve velileri özel okullara yöneltiyor –ki bu da ekonomik bir yük demek.

Özdağ'ın sorusunun cevapsız kalan kısmı, en çarpıcı olanı. Bakanlık, üst düzey bürokratların çocuklarının okul tercihlerine dair istatistik paylaşmadı. Bu veri, şeffaflık açısından kritik; zira oranlar düşükse, politikaların elit bir kesime hizmet ettiği eleştirisi güçlenir. Karşılaştırmalı olarak, Avrupa ülkelerinde benzer sorgulamalar yapıldığında, bakanların çoğu devlet okullarını tercih ediyor –örneğin, Finlandiya'da eğitim bakanı kendi çocuklarını kamu okullarında okutarak modeli teşvik ediyor. Türkiye'de ise, özel okul ücretleri asgari ücretin birkaç katı olabiliyor, bu da erişimi sınırlıyor. Bakan Tekin'in yanıtı, bu veriyi açıklamak yerine genel başarıları sıralayarak konuyu dağıtmaya çalıştı, ama bu strateji ters tepti.

Eğitim eşitliği tartışması, bu olayla sınırlı kalmadı; aksine, daha geniş bir reform ihtiyacını gündeme getirdi. Uzmanlar, devlet okullarının altyapısını güçlendirmek için acil adımlar atılması gerektiğini vurguluyor. Örneğin, öğretmen maaşlarının artırılması, sınıf mevcutlarının düşürülmesi ve dijital araçların yaygınlaştırılması gibi önlemler, özel okulların çekiciliğini azaltabilir. Bakan Tekin'in tercihi, belki de sistemin zayıf yönlerini kendi içinde hissettiğinin bir işareti. Kızı için özel okul seçimi, bireysel bir hak olsa da, bakan olarak bu tercihin kamuoyuna örnek teşkil etmesi beklenir. Tartışma, şimdi yeni soru işaretleriyle devam ediyor: Gelecekteki politikalar, bu eleştirileri dikkate alacak mı?

Sonuç olarak, Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin'in kızını özel okulda okutma kararı, sadece bir aile meselesi olmaktan çıktı; eğitim sistemimizin aynası haline geldi. Demokratik tercih hakkı savunusu, haklı bir nokta olsa da, eşitlik algısını zedelemeden nasıl uygulanacağı büyük bir soru. Özdağ'ın Meclis sorgulaması ve Tekin'in yanıtı, bu tartışmayı resmiyete döktü, ama asıl cevap, bakanlığın şeffaflık ve reform adımlarında yatıyor. Toplum, bakanlardan "söylem" değil, "eylem" bekliyor. Bu olay, eğitimdeki adaletsizliği bir kez daha hatırlatarak, hepimizi düşündürüyor: Gerçekten eşit bir eğitim için ne yapmalıyız?