Siyasi arenada son haftalar, adeta bir domino etkisi gibi gelişmeleri üst üste yığıyor. Atlantik'in dalgalarıyla başlayan gerilimler, Doğu Akdeniz'in sularına sıçrarken, liderlerin telefon hatları kırmızı alarmda çalıyor. Bir yanda özgürlük avcıları devrede, diğer yanda savunma kalkanları örülüyor; bu kaosun ortasında yükselen bir güç, tüm dengeleri sarsma potansiyeli taşıyor. Kulislerde fısıldanan sırlar, okuyucuyu bir sonraki gelişmeye kilitleyecek kadar merak uyandırıyor – peki, bu zincir reaksiyonun beklenmedik bir kahramanı mı doğuyor?
Asıl heyecan, Caracas'ın puslu sokaklarında ve Ankara'nın stratejik koridorlarında yatıyor. Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro, ABD'nin 50 milyon dolarlık ödül avına rağmen, meydan okuyan bir figür olarak sahnede. Kamuflajlı görüntüleri, lüks araçlı gezileriyle direnişini sergilerken, kapalı kapılar ardındaki müzakereler bambaşka bir tablo çiziyor. İstifa baskıları, af vaatleri ve sürgün rotaları masada; uzmanlar, Maduro'nun en güvenli limanının Türkiye olduğunu vurguluyor. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'la örülen bağlar –ticari yatırımlar, kişisel dostluklar ve diplomatik jestler– bu senaryoyu gerçek kılıyor. Yaptırımlara rağmen Türk Hava Yolları seferleri bir dönem devam etmiş, altın rezervleri işlenmiş; hatta Erdoğan, Venezuela'nın en yüksek nişanı Kurtarıcı Nişanı'nı almış. İki liderin yedi kez karşılıklı ziyaretleri, "kardeşlik" retoriğiyle pekişmiş. ABD'li yetkililer, "Türkiye mükemmel bir yer, Maduro Erdoğan'a güveniyor ve Erdoğan'ın Trump'la iyi ilişkileri var" diyor. Beyaz Saray kaynakları, olası sürgün anlaşmasının ABD'ye iade garantisi içerebileceğini fısıldıyor. Trump'ın Karayipler'deki en büyük deniz yığınakları –gemiler, bombardıman uçakları, denizaltılar– bu pazarlıkları hızlandırırken, CIA'in gizli operasyonları ve füze krizleri gerilimi tırmandırıyor. Uluslararası Kriz Grubu analisti Phil Gunson, şiddetli bir sınır dışı senaryosunun tehlikelerini uyarırken, Erdoğan'ın iç desteği artırma fırsatı gördüğü söyleniyor. Bu, Suriye'deki Moskova modeli gibi bir Ankara kalkanı mı? Maduro'nun Türkiye'ye taşıdığı altınlar ve kimya sanayi yatırımları, sürgün planını somutlaştırıyor. Peki, Rubio'nun sert muhalefeti bu ittifakı nasıl etkileyecek? Okuyucular, telefon hatlarının çalmasını beklerken nefeslerini tutuyor.
Bu Latin Amerika fırtınası, Türkiye'nin iç ve dış siyasetini de allak bullak ederken, İmralı'dan yükselen sesler yeni bir boyut katıyor. Son kritik görüşme, Milli İstihbarat Teşkilatı'nın ses kayıtlarıyla belgelenmiş: DEM Parti Milletvekilleri Gülistan Kılıç Koçyiğit, Mehmet Aslan ve Selman Güzyüz, Abdullah Öcalan'la üç saate yakın sohbet etmiş. Öcalan'ın sağlığı ve morali güçlü; 10 Mart Anlaşması'nın harfiyen uygulanmasını emrediyor. Bu anlaşma, Mazlum Abdi ile Ahmet Şara arasında imzalanmış bir dönüm noktası: Rojava, YPG ve SDF'nin Suriye devletine entegrasyonu, petrol gelirlerinin paylaşımı ve video konferans mekanizmaları içeriyor. Öcalan, PKK/YPG liderliğine bu yolla ulaşmayı, sabotajcı yapılara karşı "herkesi yutacak darbe mekanikleri"ni devreye sokmayı şart koşuyor. Tuncer Bakırhan'ın Almanya'daki Haziran konuşmasına atıfla, Öcalan kendini sürecin mimarı görüyor; Erdoğan'ın temkinliliğini geçmiş yaralara bağlıyor. Suriye Kürtleri için federalizm talepleri yumuşamış, anayasal haklar müzakere ediliyor – ama SDG Komutanı Mazlum Abdi, "Kürtlerin hakları netleşmeden genel anlaşma olmaz" diyor. Şam'la askeri mutabakat sağlanmış, ama Dürziler, Aleviler ve Hristiyanlarla diyalog zemini genişliyor. Öcalan, "Oradakiler beni dinlerler" diyerek Mazlum Abdi-Şara mutabakatını önemsiyor; Bayırbucak Türkmenleri, Çerkezler gibi toplulukların komünlerini kurmasını savunuyor. Bu sözler, Ankara'da huzursuzluk yaratmış: Şamil Tayyar'ın silinen tweet'i, AKP-MHP ittifakını –özellikle Erdoğan ve Bahçeli'yi– tedirgin etmiş. Tweet, DEM Parti'ye sempati ve Bahçeli övgüsü taşıyormuş. Sürecin hukuki gereklilikleri –İnfaz Yasası, hasta tutuklular, umut hakkı– masada; Öcalan, "Demokratik Cumhuriyet'in temellerini güçlendireceğiz" diyor. Bu, Kürt olgusunun Cumhuriyet yasallığına dahil edilmesi mi? Muhalefetin sessizliği, seçim dinamiklerini nasıl etkileyecek?
Ege ve Akdeniz'de esen rüzgarlar ise bu entrikayı daha da karmaşıklaştırıyor. Yunanistan'da bir elçinin resepsiyondaki provokatif kıyafeti, diplomatik sohbetleri alevlendirmiş; drone gösterileri ve F-35 simülasyonları, Türkiye'ye "açık mesaj" olarak yorumlanmış. Atina basını, "3+1 planı"ndan bahsediyor: ABD-Yunanistan-İsrail-Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ittifakı, Doğu Akdeniz gaz hatlarını ve LNG sevkiyatını hedefliyor. Yunanistan'ın 2025-2035 arası 27 milyar euroluk silahlanma programı –PULS roketatarlar, Aşil Kalkanı hava savunması, Heron ve Spike sistemleri– Türkiye'nin savunma sanayi yükselişine panikle yanıt. Ege'de balıkçı teknelerine ateş açılması, F-16'ların FIR ihlalleri iddiaları, hava sahası tartışmaları tansiyonu yükseltiyor. Eski Başbakan Antonis Samaras, Başbakan Kiryakos Miçotakis'i "Türkiye karşısında pasif" diye eleştiriyor; To Vima, Miçotakis'in New York'taki "diplomatik hezimetini" manşete taşıyor. Erdoğan-Trump görüşmesi, Miçotakis'i yalnız bırakmış; NATO'da SAFE programı tartışmaları, casus belli tehdidini gündeme getiriyor. Almanya ve NATO baskısı altında Atina, gri bölgeleri masaya yatırıyor – ama Türkiye'nin Mavi Vatan doktrini ve sahadaki etkinliği, tüm planları gölgeliyor. İsrail medyası, "Türk tehdidine karşı Yunanistan'la iş birliği derinleşiyor" diyor; Tel Aviv, F-35'lerde Türkiye'yi dışlama lobisi yapıyor. Güney Kıbrıs'ın hava savunma alımları, Ankara'da "denge bozucu" olarak görülüyor. Bu üçgen, enerji güvenliğini mi yoksa yeni bir krizi mi doğuracak?
Ekonomik damarlar ise bu gerilimin yakıtı. Venezuela'nın altın rezervleri Türkiye'de işlenirken, Suriye petrolü paylaşımında video konferanslar devrede; 10 Mart Anlaşması, Rojava'nın özerkliğini Şam'la birleştirme vaadi taşıyor. SDG'nin tünel kazıları ve tahkimatları, sabotaj riskini artırıyor – Abdi, federalizm benzeri yapıyı ima ediyor. ABD'nin üniter yapı ısrarı çatışıyor; Jerusalem Post, SDG'yi "İsrail'in müttefiki" ilan ediyor. Mezhep kışkırtmaları –Süveyda, Humus, sahil kesimleri– 10 Mart'ı çökertme planı mı? PYD'li Salih Müslim, "Türkiye anlaşmayı kabul etti, Kürt sorunu çözülecek" diyor; Hakan Fidan'ın Trump-Colani görüşmesi, entegrasyonu hızlandırıyor. Türkiye'de ise bu gelişmeler, iç siyasette "darbe mekanikleri" fısıltılarını çoğaltıyor: Varlık koruma, kaçış rotaları. Öcalan'ın "müzakereci demokrasi" çağrısı, Oslo-Dolmabahçe travmalarını canlandırıyor; Bahçeli'nin "hayırlı başlangıç" nitelemesi, ittifak çatlaklarını derinleştiriyor.
Sosyal medya alev almış durumda: Tayyar'ın sildiği tweet, binlerce spekülasyona yol açmış; DEM Parti'nin Öcalan açıklamaları, #SuriyeEntegrasyonu etiketini trend yapmış. Millet İttifakı'nın sessizliği, muhalefeti suçlamalara itiyor – seçimlere aylar kala, bu diplomatik satranç oy dinamiklerini nasıl bozacak? Erdoğan'ın stratejik sessizliği, Bahçeli'nin milliyetçi retoriğiyle dengelenirken, Öcalan'ın Suriye perspektifi –Kürtlerin öz varlığıyla sisteme katılımı– herkesi düşündürüyor. ABD'nin SDG'ye desteği azalıyor; Trump'ın Şara ziyareti, federalizm kapısını aralıyor.
Bu çok katmanlı hikaye, Türkiye'yi küresel bir köprüye dönüştürürken, Maduro'nun olası Ankara uçuşu, Öcalan'ın entegrasyon emri ve Ege'deki drone şovları, hepsi bir büyük tablonun fırça darbeleri. Rubio'nun kırmızı çizgileri, Netanyahu'nun tampon bölge ziyaretleri, Miçotakis'in yalnızlığı – her biri gerilimi besliyor. Aralık sonu SDG için son tarih; Şam'ın azınlık talepleri, anlaşmayı zorlaştırıyor. Erdoğan'ın Trump'la beklenen telefonu, tüm taşları devirebilir mi? Diplomasi en keskin kılıç; bu fırtınanın sonunda barış mı, yoksa yeni bir savaş mı doğacak? Okuyucular, saatleri kollarken, tek kesin olan şu: Türkiye, oyunun kurallarını yeniden yazıyor.