Son dönemde milyonlarca vatandaşın günlük yaşamını doğrudan etkileyen gelişmeler, ekonomik dengelerin ne kadar hassas olduğunu bir kez daha ortaya koydu. Zam haberleri, birçok kişi için umutla beklenen bir rahatlama yerine yeni soru işaretleri doğurdu. Özellikle dar gelirli kesimler, açıklanan oranların gerçek hayat koşullarına ne kadar uyduğunu sorgulamaya başladı.
Resmi verilere göre memur ve memur emeklilerine yapılan zam oranı yüzde 18,6 seviyesinde kalırken, emekliler için bu oran yüzde 12,19 olarak belirlendi. Bu rakamlar, ilk bakışta bir iyileştirme gibi görünse de, enflasyonun gerçek yüzüyle karşılaştırıldığında yetersiz kalıyor. TÜİK’in yıllık enflasyon açıklaması yüzde 30,89 olarak duyurulurken, bağımsız akademisyenlerden oluşan ENAG grubu aynı dönemi yüzde 56,14 enflasyonla hesapladı. Gıda maddelerindeki fiyat artışlarının çok daha yüksek seyrettiği bir ortamda, temel ihtiyaçları karşılamak giderek zorlaşıyor.
Bu durum, doğal olarak geniş kesimlerde tepki yarattı. Birçok vatandaş, açıklanan zamların hayat pahalılığına yetişemediğini ifade ederek hayal kırıklığını dile getirdi. Özellikle asgari ücretlilerden sonra memur ve emeklilerin de benzer bir sürece girmesi, yoksulluğun daha da derinleşeceği endişesini beraberinde getirdi. Çalışma Bakanı’nın “İnsanlarımızı enflasyona ezdirmeyeceğiz” açıklaması, bu tepkiler karşısında yankı bulsa da, yaşanan gerçeklik farklı bir tablo çiziyor.
Enflasyon hesaplamalarındaki yöntem farkları da tartışmanın odağında yer alıyor. Resmi kurumun sepetindeki maddeleri farklı ağırlıklarla değerlendirmesi, bağımsız grupların daha yüksek rakamlar açıklamasına yol açıyor. Özellikle gıda, ulaşım ve barınma gibi temel kalemlerdeki artışlar, vatandaşın cebinde daha ağır hissediliyor. Bu nedenle birçok kişi, ENAG verilerini günlük hayata daha yakın bulduğunu belirtiyor.
Ekonomik baskıların arttığı bu dönemde, vatandaşların uluslararası gelişmelere ilgisi de doğal olarak azalıyor. Kendi geçim derdiyle baş etmeye çalışan milyonlar, dış haberleri ikinci plana atıyor. Bu durum, iç sorunların ne kadar ağır bastığını gösteriyor. Yakın gelecekte seçim olmaması ise tepkilerin siyasi yankı bulmasını zorlaştırıyor.
Tüm bu gelişmeler, ünlü şair Nazım Hikmet’in dizelerini yeniden hatırlatıyor. “Ve açsak, yorgunsak, alkan içindeysek eğer, ve hâlâ şarabımızı vermek için üzüm gibi eziliyorsak, kabahat senin demeye de dilim varmıyor ama, kabahatin çoğu senin canım kardeşim!” dizeleri, sistemdeki adaletsizliklerin yanı sıra bireysel ve toplumsal sorumluluğu da işaret ediyor. Zulmün devamında sadece yönetenlerin değil, sessiz kalanların da payı olduğu vurgusu, yıllardır tartışılıyor.
Bu dizeler, ekonomik zorluklar bağlamında özellikle anlam kazanıyor. Vatandaşların oy tercihleri, tepkileri ve sessizlikleri, mevcut tablonun şekillenmesinde önemli rol oynuyor. Seçim dönemleri dışında seslerin daha az duyulması, değişim taleplerinin ertelenmesine yol açıyor. Bu durum, milyonlarca kişinin bin bir sıkıntı içinde yaşamaya devam etmesine neden oluyor.
Siyasi boyutta ise başka bir tartışma dikkat çekiyor. Geçmişteki “çözüm süreci” girişimleri, hâlâ farklı yorumlara konu oluyor. İYİ Parti’nin, terörist başı Öcalan’ın affına kesin karşı duruşu, bu konuda tek başına net tavır sergileyen parti olarak öne çıkıyor. Genel Başkan Müsavat Dervişoğlu ve Grup Başkanvekili Turhan Çömez’in açıklamaları, sürecin terör örgütünün silah bırakmamasına rağmen ilerletilmesini eleştiriyor.
Çömez’in vurguladığı gibi, örgüt modern silahlarla donatılırken sınır ötesi operasyonlarda 230 askerin şehit olması ve içerdeki eylemler, sürecin sonuçlarını sorgulatıyor. ABD’nin PKK’nın Suriye uzantısına silah sağlaması da bu eleştirilerin uluslararası boyutunu güçlendiriyor. İhanetin, süreci eleştirmek değil desteklemek olduğu görüşü, kamuoyunda destek buluyor.
2026 yılının, benzer tartışmalarla geçeceği öngörüsü de dikkat çekici. Ekonomik iyileşme olmadan siyasi gerilimlerin devam etmesi, toplumsal huzursuzluğu artırabilir. Vatandaşların temel ihtiyaçlarını karşılayamaması, uzun vadede daha büyük tepkilere zemin hazırlayabilir.
Günlük hayatta market alışverişinden faturalara kadar her kalemde hissedilen artışlar, zamların etkisini sınırlı kılıyor. Birçok aile, harcamalarını kısma noktasına gelirken, gelecek planları da belirsizleşiyor. Çocukların eğitimi, sağlık giderleri ve barınma masrafları, dar gelirli kesimlerde öncelikli sorun haline geliyor.
Bu tablo karşısında bireysel sorumluluk da yeniden gündeme geliyor. Nazım Hikmet’in dizelerindeki gibi, zulmün devamında sessiz kalanların payı tartışılıyor. Toplumsal değişim için aktif katılımın önemi, ekonomik baskılar altında daha belirgin hale geliyor.
Sonuç olarak, açıklanan zam oranları ve enflasyon gerçekleri arasındaki uçurum, milyonlarca vatandaşı zor günlere hazırlıyor. Hem ekonomik hem siyasi boyutlarıyla derinleşen sorunlar, kapsamlı çözümler gerektiriyor. Vatandaşların tepkisi ve sorumluluk bilinci, önümüzdeki dönemin şekillenmesinde belirleyici olacak.




